Yazar -Nigar

Cardiff Üniversitesi’nde Siber Saldırıları Bir Saniyeden Kısa Sürede Yok Edebilen Bir Yöntem Geliştirildi

Cardiff Üniversitesi’nden bilim insanları; dizüstü bilgisayarlar, bilgisayarlar ve akıllı cihazlardaki siber saldırıları otomatik olarak algılayıp bir saniyeden kısa sürede yok edebilen yeni bir yöntem geliştirdi.

İnternet, hayatımızı son derece basitleştirmiş olmasına rağmen yeni endişeleri de beraberinde getiriyor. Günümüzde kullanıcıların kişisel veya finansal bilgilerinin bilgisayar korsanlarının eline geçme olasılığı önemli bir tartışma konusu. Bunun üzerine çalışan Cardiff Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, bilgisayarlara ve diğer cihazlara yönelik siber saldırıları bir saniyeden kısa sürede otomatik olarak tespit edip yok edebilen yeni bir araç geliştirdi. Bu yöntem, kötü amaçlı bir yazılımın neye benzediğini analiz etmeye yönelik geleneksel antivirüs yaklaşımı yerine bu yazılımların hareketlerini izlemek ve tahmin etmek için yapay zekâ kullanıyor.

Yapay zekanın tamamen yeni bir şekilde kullandığı bu yöntem sayesinde bir bilgisayardaki dosyaların yüzde 92’sinin bozulması engellenirken kötü amaçlı bir yazılımın silinmesi ise ortalama 0,3 saniye sürüyor. Yöntemin geliştirilmesinin bir parçası olarak, kötü amaçlı yazılımın nasıl hareket edeceğini tahmin etme yeteneğini geliştirmek için belirli kötü amaçlı yazılım parçaları üzerinde simülasyonlar çalıştırılarak eğitiliyor. Süreci yürüten ekip, bunun, kötü amaçlı yazılımları gerçek zamanlı olarak hem algılayabilen ve yok edebilen hem de modern siber güvenliğe yaklaşımları değiştirebilen bir teknoloji olduğunu belirtti. 

Parmak izi bırakmasını bekliyoruz

Airbus ile iş birliği içinde geliştirilen yeni yaklaşım, yapay zekâ ve makine öğrenimindeki teknolojik gelişmelerden yararlanıyor. Araştırmanın ortak yazarı Profesör Pete Burnap: “Geleneksel antivirüs yazılımı, kötü amaçlı bir yazılım parçasının kod yapısına bakacak ve tanıdık olduğunu anlayacak. Bununla beraber kötü amaçlı yazılım yazarları kodu kesip değiştirecek, böylece kod, ertesi gün farklı görünecek ve virüsten koruma yazılımı tarafından algılanmayacak. Bizler kötü amaçlı bir yazılımın sisteme saldırmaya başladığında nasıl davrandığını bilmek istiyoruz. Bir bağlantı noktası açmak veya belirli bir sırayla bazı verileri indirmek gibi eylemler daha sonra davranışsal bir profil oluşturmak için kullanabileceğimiz bir parmak izi bırakacaktır.” şeklinde konuştu.

 

‘Nesnelerin İnterneti’ ile kullanım alanı yaygınlaşacak

Çalışmanın baş yazarı, Airbus İnovasyon ve İzcilik Başkanı Matilda Rhode ise bu sistemin doğruluğunu geliştirmek açısından daha çok yollarının olduğunu söylese de bunun önemli bir adım olduğunu kaydetti. Rhode, “Geliştirdiğimiz teknolojiyi ‘Nesnelerin İnterneti’ yaygınlaştıkça yalnızca bilgisayarlarımıza değil, akıllı hoparlörlerimize, termostatlarımıza, arabalarımıza ve buzdolaplarımıza da fayda sağlayacak gerçek zamanlı bir algılama sistemi olarak da görebiliriz.” dedi. 

Kaynak: https://techxplore.com/news/2022-05-method-cyberattacks.html

Patolojiye Yapay Zekâ Çözümü: Virasoft

2005 yılında, yenilikçi bir dijital patoloji çözüm sağlayıcısı olmak hedefiyle kurulan, İTÜ ARI Teknokent firmalarımızdan Virasoft;  patoloji iş akışı, yapay zekâ, telepatoloji ve patoloji eğitimi alanlarına odaklanarak dijital patoloji çözümleri sunuyor.

Yaygın kanser türlerinin teşhisi için yapay zekâ algoritmaları geliştiren Virasoft, uzun bir süre alan vaka raporlama süreçlerinin, teknolojisiyle birkaç günde tamamlanmasını sağlıyor.

Türkiye’de özel ve kamu olmak üzere 20’den fazla hastane ile iş birliği yapan ve üç binin üzerinde tıp öğrencisine eğitim platformu sağlayan şirket, Türkiye’de sunduğu tele-patoloji, dijital patoloji ve yapay zekâ sistemleri ile 200 bini aşkın hastaya ulaştı. 2021 yılında 2,5 milyon T’L’lik bir yatırım alan Virasoft, globaldeki büyüme çalışmalarına da devam ediyor.

ABD’de düzenlenen Uluslararası Teletıp ve Patoloji Kongresi’ne katılan ilk Türk girişim olan ve etkinlikte en çok ziyaret alan 5 girişim arasında yer alan Virasoft, ürettiği teknoloji ile Los Angeles’ta düzenlenen USCAP yıllık konferansının altın seviye sponsorluğunu da üstleniyor.

Virasoft’un web sitesine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Cambridge Üniversitesi’nden Bir Mikroişlemciyi Bir Yıl Boyunca Çalıştırabilecek Enerji Toplayıcı Alg

Elektronik cihazların sayısı yükseldikçe, enerji kaynaklarının çeşitliliği de arttı. Cambridge Üniversitesi bilim insanları enerji toplayan alglerin, bir mikroişlemciyi insan yardımı olmaksızın bir yıldan daha fazla çalıştırmak için güneş ışığını nasıl kullanabileceğini gösterdi.

Cambridge Üniversitesi’nden araştırmacılar, bir mikroişlemciye bir yıl boyunca güç sağlamak için yaygın bir mavi-yeşil alg türü kullandı. Bu işlem, sadece ortam ışığı ve su kullanarak gerçekleştirildi. Sistemin, küçük cihazlara güç sağlamak için güvenilir ve yenilenebilir bir çözüm olma potansiyeline sahip olduğu düşünülüyor. 

Güneşten, fotosentez yoluyla doğal olarak enerji toplayan Synechocystis adlı toksik olmayan bir tür alg içeren sistemde bilim insanları; bir siyanobakteri kolonisini AA pil boyutunda bir metal kabın içine yerleştirdi. Daha sonra bu metal kap, fotosentez yapabileceği ve bir ARM Cortex-M0+ çipine güç sağlayabilecek şekilde bir pencere pervazına bırakıldı. Sistemin ürettiği küçük elektrik akımı bir alüminyum elektrot ile etkileşime girdi ve bir mikroişlemciye güç sağlamak için kullanılabildi. 

Büyük ölçüde geri dönüştürülebilir, yaygın ve ucuz malzemelerden yapılan sistemin sahip olduğu bu özellikler, çok sayıda küçük cihaza güç sağlamak için yüz binlerce kez, üstelik kolayca çoğaltılabilmesini sağlıyor. Fotosentezin ışığa ihtiyacı olmasına rağmen, cihaz karanlık dönemlerde bile güç üretmeye devam edebiliyor.

Enerji kaynağı olarak ışığı kullanıyor

Araştırmacılar, trilyonlarca IoT cihazına güç sağlamak için lityum iyon piller kullanmanın pratik olmayacağını belirtti.  Uzmanlara göre, dünyada her yıl üretilenden üç kat daha fazla lityuma ihtiyaç duyulacak. Üstelik geleneksel fotovoltaik cihazlar olumsuz çevresel etkileri olan tehlikeli maddeler kullanılarak üretiliyor. Büyüyen IoT ağının, daha fazla güce ihtiyaç duyduğunu ve bunun pil gibi depolama sistemlerinden ziyade enerji üretebilen sistemlerden gelmesi gerektiğini ifade eden Profesör Christopher Howe, fotosentetik cihazın pil gibi bitmediğini çünkü enerji kaynağı olarak sürekli olarak ışık kullandığını söylüyor.

Bilim insanları tutarlı bir şekilde çalışmasından etkilendi

Öte yandan bu yaklaşımın geliştirilebileceğini ancak ne kadar ileri gittiğini görmek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç bulunduğunu dile getiren Howe, “Bu aşamada çatınıza bir tane koymak eviniz için güç kaynağı sağlamayacaktır. Bu konuda yapılacak daha çok şey var. Ancak düşük ve orta gelirli ülkelerin kırsal alanlarında, örneğin çevresel sensörler veya bir cep telefonunu şarj etme gibi az miktarda gücün çok yararlı olabileceği uygulamalarda işe yarayabilir.” dedi.

Cambridge Üniversitesi Biyokimya Bölümü’nden Dr Paolo Bombelli ise sistemin uzun bir süre boyunca tutarlı bir şekilde çalıştığından etkilendiklerini söyleyerek, sistemin birkaç hafta sonra durabileceğini düşündüğünü ama çalışmaya devam ettiğini belirtti.

Kaynak: https://www.cam.ac.uk/research/news/scientists-create-reliable-biological-photovoltaic-cell-using-algae

Uzaktaki Sevdiklerinize Sarılmanızı Sağlayacak Teknoloji Geliştirildi

Stanford Üniversitesi araştırmacıları, insan dokunuşunu simüle edebilen ve elektronik olarak gönderilen soyut sosyal mesajları algılayıp iletebilen giyilebilir bir kol düzeneği tasarladı. Bu teknoloji sayesinde, hislerin, uzakta yaşayan kişilere ulaştırılması artık kısmen de olsa mümkün olacak.

 Covid-19 pandemi süreci, insan ilişkilerinin yeniden şekillenmesine yol açtı. Sosyal mesafe kavramının yaşamımıza girdiği ve sarılmanın uzun bir süre gerçekleştirilemediği  bu dönemde, duyguların karşı tarafa iletilmesi de  zorlaştı. Öte yandan geçtiğimiz aylarda teknoloji dünyasına hızlı bir giriş yapan metaverse kavramının arkasındaki fikir de iki veya daha fazla insan arasında fiziksel olarak bir arada olmaksızın sanal bir dünyada etkileşimlerine izin vermekti. Stanford Üniversitesi’nden bir yüksek lisans öğrencisinin geliştirmiş olduğu teknoloji, duyguların uzaktaki kişilere ulaştırılmasını sağlayacak.

Sosyal etkileşimler sırasında insanlar, düşüncelerini ve duygularını iletmek için işitsel, görsel ve dokunsal ipuçlarını kullanırlar. Bu ipuçlarının; ağırlık, enerji ve diğer donanım kısıtlamaları nedeniyle, insan dokunuşunun karmaşıklığını tamamen yakalayan cihazlara taşınması oldukça zor. Bu doğrultuda çalışmalar yapan Stanford Üniversitesi yüksek lisans öğrencisi Millie Salvato, meslektaşlarıyla birlikte dokunuşu yaratabilmek için makine öğrenimini kullandı. Buna göre Salvato ve ekibi, insan dokunuşunu simüle edebilen ve elektronik olarak gönderilen soyut sosyal mesajları iletebilen giyilebilir bir kılıf geliştirdi.

Gerçek bir insan eli gibi değil ama güzel hissettiriyor

Çalışma kapsamında ekip, 37 katılımcının farklı durumlarda sosyal bilgileri nasıl ifade ettiğini ölçtü. Her testte bir kişi koluna basınç algılayan bir cihaz taktı ve bir diğeri, anlamlar içeren senaryolara yanıt vermek için ona dokundu. Ekip; dikkat arama, şükran, mutluluk, sakinleşme, sevgi ve üzüntü gibi duyguları ifade eden yaklaşık 700 dokunma hareketi topladıktan sonra her birinin konumunu ve basıncını haritaladı. Ardından, her yanıtın en güvenilir parçası olan hareketleri seçmek için bir makine öğrenimi algoritması kullandı. Son olarak, elektronik sinyal verildiğinde titreşen sekiz gömülü disk kullandı ve bu hareketleri simüle etmek için giyilebilir bir kılıf programladı.

Çalışmaları hakkında, “Gerçek bir insan eli gibi hissetmiyor ama dürüst olmak gerekirse güzel hissettiriyor.” diyen Salvato’ya göre çevrimiçi iletişim daha yaygın hale geldikçe, dokunsal sinyalleri ileten bu tür sistemler, uzaktan sosyalleşmeye ve uzaktan insan etkileşimine izin verebilecek. Hatta gelecekte, sevdiklerimize telefon veya bilgisayar aracılığıyla bir dokunma emojisi eklemek kendimizi biraz daha yakın hissetmemize yardımcı olabilecek. 

Kaynak: https://www.gizmodo.com.au/2022/05/vibrating-sleeve-emotional-touch/

Michigan Üniversitesi’nden Umut Verici Gelişme: Sesle Yok Edilen Tümörler Geri Gelmiyor

Michigan Üniversitesi’nde geliştirilen noninvaziv ses teknolojisi, yapılan deneylerde karaciğer tümörlerini parçaladı, kanser hücrelerini öldürdü ve bağışıklık sistemini daha fazla yayılmayı önlemek için harekete geçirdi. Uzmanlara göre bu çalışma, insanlarda karaciğer kanseri tedavisinde daha başarılı sonuçlar  alınmasını sağlayacak nitelikte bir gelişme.

Karaciğer kanseri, dünya genelinde ve ABD’de kansere bağlı ölümlerin ilk 10 nedeni arasında bulunuyor. Üstelik tedavi seçeneklerine rağmen, ABD’de kanseri yenme oranlarının yüzde 18’den az olduğu belirtiliyor. Dolayısıyla dünya çapındaki kanser araştırmalarının çoğu karaciğer kanserinin tedavisine odaklanıyor. Buna yönelik olarak ABD’deki Michigan Üniversitesi’nden bilim insanları, karaciğer kanseri hastaları için umut vadeden bir tedavi yöntemi geliştirdi.

Tedavi, karaciğer tümör hacminin yüzde 50 ila yüzde 75’ini yok ederek deneylerde yüzde 80’den fazla oranda başarı elde etti. Michigan Üniversitesi Biyomedikal Mühendisliği Profesörü Zhen Xu, konuya ilişkin olarak “Tüm tümörü hedef almasak bile tümörün gerilemesini sağlayabileceğiz, aynı zamanda gelecekteki metastaz riskini de azaltabileceğiz.” şeklinde konuştu.

Kanserin daha fazla yayılmasını önlüyor

Yeni tedaviye yönelik sonuçların ayrıca, bağışıklık tepkilerini uyardığı tümörün hedeflenmemiş bölümünün gerilemesine katkıda bulunduğu ve kanserin daha fazla yayılmasını önlediği belirtiliyor. Aynı zamanda tedavinin radyasyon ve kemoterapi gibi yaklaşımlarla aynı olumsuz yan etkilere sahip olmadığının da altı çiziliyor.

Histotripsi adı verilen tedavi, hedef dokuyu milimetre hassasiyetinde mekanik olarak yok etmek için ultrason dalgalarını “noninvaziv” olarak odaklıyor. Bu yönteme göre, ultrason dalgalarını yayan dönüştürücü, istenmeyen dokuların içinde mikro kabarcıklar oluşturuyor ve bu kabarcıklar hızla genişleyerek çöküyor. Bu şiddetli fakat aşırı derecede lokalize mekanik stresler kanser hücrelerini öldürüyor ve tümörün yapısını bozuyor. Xu, “Üniversitemiz tarafından tasarlanan ve üretilen dönüştürücümüz, özellikle tümörü parçalamak için tümöre odaklanmak için geleneksel ultrason cihazlarından farklı olarak yüksek genlikli mikrosaniye uzunluğunda ultrason darbeleri sağlıyor.” dedi.

Tedavi, insanlar üzerinde de deneniyor

Michigan Üniversitesi’nde biyomedikal mühendisliği alanında doktora öğrencisi olan Tejaswi Worlikar; çalışmadan öğrendiklerinin karaciğer kanseri hastalarına yönelik histotripsi tedavisinin, gelecekte bu yöntem üzerinde yapılacak klinik ve klinik öncesi denemeleri motive etmesini beklediğini ifade etti. 

Kaynak: https://news.umich.edu/tumors-partially-destroyed-with-sound-dont-come-back/

NASA Bir İnsanı Hologram Yoluyla Uzaya Işınlamayı Başardı

NASA, yeni bir teknoloji türü deneyerek uçuş cerrahı Dr. Josef Schmid ve ekibini füzeye gerek duymaksızın ışınlamayı başardı. Holoporte adı verilen bu teknoloji insan varlığının gezegenin dışına seyahat edebildiği yepyeni bir keşif olarak tanımlanıyor. 

Bilim ve uzay dünyasındaki gelişmeler kelime dağarcığımıza yeni bir kavram ekledi: Holoporte. Her ne kadar hologram ve ışınlanmanın bir karışımı gibi görünse de bu kavram sadece Isaac Asimov’un romanlarında ve Uzay Yolu’nun bölümlerinde karşımıza çıkacak nitelikte niş bir bilimkurgu terimi değil. NASA, uçuş cerrahı Dr. Josef Schmid’i ve ekibini dünyadan uzaya ışınlamak için bu fütüristik mekanizmayı kullandı. 

Ekipler sohbet etmekle kalmadı el de sıkıştı 

Tam bir ışınlama yaşanmamış olsa da Schmid ve ekibi gerçek zamanlı 3D olarak Uluslararası Uzay İstasyonu’nda göründü ve astronotlarla sohbet etti. Schmid’e bu boyutlar ötesi yolculuğunda holoportasyon ekipmanının geliştirilmesine yardımcı olan bir kuruluş olan AEXA Aerospace’in CEO’su Fernando De La Pena Llaca ve birkaç ekip üyesi katıldı. Bu görüşmenin gerçekleşmesi için Microsoft’un Hololens Kinect kamerası ve AEXA tarafından geliştirilen özel yazılım ile donatılmış bir bilgisayar kullanıldı. Tüm bu teknolojiler hem holoporterların hem de astronotların aynı fiziksel alandaymış gibi birbirlerini görmelerine, duymalarına ve etkileşime girmelerine izin verdi. Hatta bununla da kalınmadı ve ekiplerin el sıkıştığı da belirtildi.

Josef Schmid, bu yeni teknolojinin insan varlığının gezegenin dışına seyahat edebildiği yepyeni bir insan keşfi yolu olduğunu söyleyerek “Fiziksel olarak bedenimiz orada değil ama insan varlığımız kesinlikle orada.” şeklinde  konuştu. NASA ise yaptığı açıklamada, “Bu teknolojiyi özel tıbbi konferanslarımız, özel psikiyatrik konferanslarımız, özel aile konferanslarımız için kullanacağız.” dedi. 

Derin uzay çalışmalarına katkı sağlayacak

Uzmanlara göre bu girişim, astronotlar için dünya dışı teletıpta, uzay istasyonuna yönelik inşaat projelerinde yardımcı olabilecek ve hatta gelecekteki derin uzay araştırmalarına büyük fayda sağlayabilecek. Yakın zamanda bilim insanlarının yeryüzünde otururken bu teknoloji sayesinde Mars’ta keşif yürüyüşüne çıkabileceği ifade edildi.

NASA’nın kullandığı bu sanal taşıma aslında yeni bir teknoloji değil. Microsoft bu fikri birkaç yıl önce ortaya attı ve o zamandan beri bu konsepti istikrarlı bir şekilde geliştiriyor. Bununla birlikte NASA’nın bu girişimi, söz konusu teknolojiyi bir sonraki seviyeye taşımayı başardı. NASA da bunun uzay gibi aşırı ve uzak bir ortamda ilk kullanım olduğunun altını çiziyor. 

Kaynak: https://www.cnet.com/science/space/nasa-holoported-a-doctor-onto-the-international-space-station

MIT’nin Cerrahi Robotu Felçli Hastaların Uzaktan Tedavi Edilmesini Sağlayacak

Felç veya anevrizma vakalarında, hastaya endovasküler müdahale olarak bilinen cerrahi bir prosedür uygulanması gerekiyor. MIT tarafından tasarlanan yeni robotik sistem ise doktorların, hastalarına uzaktan müdahale edebilmesini sağlayacak.

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) mühendisleri, cerrahların felç veya anevrizma yaşayan hastaları hızlı ve uzaktan tedavi etmelerine yardımcı olabilmek adına telerobotik bir sistem geliştirdi. Felç veya anevrizma geçiren bir hastaya uygulanması gereken endovasküler cerrahi; damar duvarlarına zarar vermeyecek şekilde ince bir tıbbi telin vücudun atardamarları ve damarları boyunca hedef bir konuma dikkatlice döndürülmesini ve yönlendirilmesini içeren özel bir prosedürden oluşuyor ve cerrahların bu alanda uzmanlaşması için yıllarca eğitim alması gerekiyor. 

Prosedürde ilk adım aralıklı olarak yapılan X-ray görüntüleme sonrasında ya fiziksel olarak pıhtı parçası kırılıyor ya da pıhtıyı çözmek için ilaçlar veriliyor. Bu işlemin hastada geri dönüşü olmayan hasara neden olmaması için mümkün olduğunca çabuk gerçekleştirilmesi büyük önem taşıyor. Ayrıca hasta, beyin cerrahının görev yaptığı hastaneden çok uzaktaysa hastayı o hastaneye zamanında nakletmek mkânsız olabiliyor. MIT araştırmacıları tarafından geliştirilen yeni sistem tam da burada devreye giriyor.

Cerrahlar 1 saatlik eğitimde sistemi öğrendi

Telerobotik sistem, hastanın bir ameliyat masasında yatarken başının yanında duran ve ucunda mıknatıs bulunan eklemli bir robot kol içeriyor. Ayrıca geleneksel bir endovasküler müdahalede kullanılan aynı tipte teli iten veya çeken motorlu bir lineer tahrik ünitesi de bulunuyor. Uzakta ve daha büyük bir hastanede bulunan cerrah, kan damarı içindeki teli ilerletmek ve geri çekmek için bir fare; , kolu hareket ettirmek ve mıknatısı döndürmek için de bir joystick kullanıyor. Mıknatısın teli çekme yönü ve kuvveti tele göre döndükçe değiştiği için joystick kullanmak teli uzaktan yönlendirmeye olanak tanıyor. Beyindeki kan damarlarının şeffaf ölçekli modeli üzerinde yapılan testlerde, beyin cerrahlarının sadece bir saatlik eğitimden sonra sistemi kullanmayı öğrendiği açıklandı. 

Gelecekteki hayalimiz

MIT, Makine Mühendisliği ve İnşaat ve Çevre Mühendisliği bölümünde n Prof. Xuanhe Zhao, konuya ilişkin yaptığı açıklamada hastaları kırsal bir bölgeden büyük bir şehre taşımak yerine hemşirelerin bu sistemi kurabileceği yerel bir hastaneye gidebileceklerini belirtti. “Büyük bir tıp merkezindeki bir beyin cerrahı, hastanın canlı görüntüsünü izleyebiliyor ve robotu o altın saatte ameliyat etmek için kullanabiliyor. Bu bizim gelecekteki hayalimiz.” şeklinde konuşan Zhao, aynı zamanda beyin cerrahlarının robotu başka bir odada hatta başka bir şehirde, tekrar tekrar X ışınlarına maruz kalmadan çalıştırabileceğini ifade etti. Zhao ayrıca, “İnmenin önde gelen ölüm ve uzun süreli sakatlık nedenlerinden biri olduğu göz önüne alındığında, bu teknolojinin küresel sağlık üzerindeki potansiyel etkisi konusunda gerçekten heyecanlıyız.” derken; robotik sisteminin daha küçük hastanelere kurulabileceğini ve daha büyük tıp merkezlerinde eğitimli cerrahlar tarafından uzaktan yönlendirilebileceğini de öngörüyor.

Kaynak: https://newatlas.com/medical/mit-surgical-robot-stroke-treatment/

Cambridge Üniversitesi Bilim İnsanları Cilt Hücrelerini 30 Yaş Gençleştirmeyi Başardı

Cambridge Üniversitesi’nden bilim insanları 53 yaşındaki birine ait cilt hücrelerini 30 yaş gençleştirdi. Aynı işlemi vücuttaki diğer dokularla da yapabileceklerine inandıklarını belirten ekibin amacı; bu çalışmayla birlikte diyabet, kalp hastalığı ve nörolojik bozukluklar gibi yaşa bağlı hastalıklar için tedaviler geliştirmek.

Cambridge’deki Babraham Enstitüsü araştırmacıları, üzerinde çalıştıkları yöntem sayesinde  cilt hücrelerini başarıyla gençleştirdiğini duyurdu. Buna göre bilim insanları, yetişkin cilt hücrelerini normalde 30 yaş daha genç görünecek ve davranacak şekilde yeniden programladı.

Tekniğin kökenleri, Roslin Enstitüsü araştırmacılarının bir koyundan alınan yetişkin bir meme bezi hücresini embriyoya dönüştürmek için bir yöntem geliştirdiği 1990’lı yıllara dayanıyor. Roslin ekibinin amacı koyun veya insan klonları oluşturmak değil, bu teknikle “embriyonik kök hücre ” oluşturmaktı. Bu kök hücreleri ise hasta organların yerini almak üzere kas, kıkırdak ve sinir hücreleri gibi belirli dokulara dönüştürülebilmeyi umut ediyorlardı.

Bu teknik, 2006 yılında Kyoto Üniversitesi’nde Prof. Shinya Yamanaka tarafından basitleştirildi. “IPS” adı verilen yeni yöntem, yaklaşık 50 gün boyunca yetişkin hücrelere kimyasal eklemeyi içeriyordu. Bu, yetişkin hücreleri kök hücrelere dönüştüren genetik değişikliklerle sonuçlandı.

Yaşa bağlı değişiklikler yok oldu

Prof. Wolf Reik’in başkanlığını yaptığı araştırma ekibi, 53 yaşındaki cilt hücrelerinde IPS tekniğini kullandı. Ancak kimyasal banyoyu 50 günden 12 güne indirerek bu süre zarfında hücreleri dört moleküle maruz bıraktı ve doğal koşullar altında büyümelerini sağladı. Araştırmacılar, hücrelerdeki kolajen üretimini inceleyerek cilt hücrelerinde yaşa bağlı değişikliklerin ortadan kalktığını ve geçici olarak kimliklerini kaybettiklerini buldu. Ardında, normal koşullar altında bir süre büyüdükten sonra hücrelerin yeniden deri hücreleri gibi davranmaya başladığını keşfetti.

Hücrelerin embriyonik kök hücrelere dönüşmediğini ifade eden, araştırma ekibinden Dr. Dilgeet Gill, “Bu hücrelerde gençleşme olduğunu ve sanki 23 yaşında birinden alınmış gibi görünen ve davranan cilt hücreleri elde ettiğimizi görünce çok şaşırdım. Sonuçları incelediğim gün, bazı hücrelerin olması gerekenden 30 yaş daha genç olduğunu görünce inanamadım. Çok heyecan verici bir gündü!” şeklinde konuştu.

İleriye dönük kritik bir adım

IPS yöntemi, hücrelerde kalıcı genetik değişiklikler yaratması nedeniyle kanser riskini artırıyor ve bu da şimdilik klinik olarak uygulanmasını engelliyor. Prof. Reik, artık hücreleri gençleştirmenin mümkün olduğu bilindiğinden, daha güvenli bir yöntem bulabileceğini ve uzun vadeli amacının insanların daha sağlıklı bir şekilde yaşlanmasını sağlamak ve yaşam süresinden ziyade sağlıklı geçen süreyi uzatmak olduğunu belirtti.

“Bu tür şeyleri hayal ediyorduk. Birçok yaygın hastalık, yaşla birlikte daha da kötüleşiyor ve insanlara bu şekilde yardım etmeyi düşünmek çok heyecan verici.” diyen Prof. Reik, çalışmanın henüz çok erken bir aşamada olduğunu da vurguladı. Çalışmayı laboratuvardan çıkarıp kliniğe taşımadan önce üstesinden gelinmesi gereken birkaç bilimsel sorun olduğunu vurgulayan Prof. Reik’e göre hücre gençleştirmenin mümkün olduğunu ilk kez gösteriyor olmak ileriye dönük kritik bir adım.

Prof. Reik, ayrıca, bu tekniğin ilk uygulamalarının, yaşlı insanların vücudun kesilmiş veya yanmış bölgelerindeki iyileşmeyi hızlandırmanın bir yolu olarak deriyi gençleştirecek ilaçlar geliştirmek olabileceğini de belirtti. Araştırmacılar, bir yarayı simüle eden deneylerde, gençleşmiş cilt hücrelerinin daha hızlı hareket ettiğini göstererek, prensipte bunun mümkün olduğunu gösterdi. Ekibin bir sonraki adımı ise teknolojinin kas, karaciğer ve kan hücreleri gibi diğer dokular üzerinde çalışıp çalışmayacağını görmek.

Kaynak: https://www.bbc.com/news/science-environment-60991675

 

Sorunsuz ve Güvenli Ödemede Dünya Lideri: Ingenico

Mobil ödeme sistemleri alanındaki yazılım ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla kurulan, İTÜ ARI Teknokent firmalarımızdan Ingenico; mağaza, mobil ve online olmak üzere tüm kanallarda ticareti güçlendirmek için akıllı, güvenilir ve yenilikçi çözümler sunuyor.

Bugüne dek, müşterilerine sunduğu teknoloji ile  300 binden fazla kullanıcıya ulaşan Ingenico’nun iş birliği yaptığı markalar arasında; Apple, Google, PayPal, Microsoft, Vısa ve Samsung gibi dünyanın dev firmaları yer alıyor.

Bankacılık, perakende, konaklama, ulaşım ve finansal teknolojiler olmak üzere birçok sektör ile çalışan Ingenico; 2020 yılında müşterilerine ödeme zincirinde sürdürülebilir ve güvenli çözümler sunan ve Avrupa’da sektör lideri konumunda bulunan Wordline’a katıldı.

Ingenico’nun web sitesine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Airbus, A380 Yolcu Uçağını İlk Kez %100 Biyoyakıtla Uçurdu

Havacılık endüstrisi, karbon ayak izini azaltmak için geniş çaplı çalışmalara devam ederken; Airbus dev bir A380 jumbo jetinin uçuşunu ilk kez %100 biyoyakıt kullanarak gerçekleştirdi. Söz konusu uçuşla birlikte A380, sürdürülebilir havacılık yakıtı kullanılarak uçan üçüncü Airbus uçağı oldu. 

Airbus, geçtiğimiz günlerde %100 Sürdürülebilir Havacılık Yakıtı (SAF) ile çalışan ilk A380 uçuşunu gerçekleştirdi. Airbus’ın A380 test uçağı MSN 1, 25 Mart Cuma günü saat 08:43’te Fransa’nın Toulouse kentindeki Blagnac Havalimanı’ndan havalandı. Yaklaşık üç saat boyunca havada kalan uçağın Rolls-Royce Trent 900 motoru %100 SAF ile çalıştırıldı ve bu özel gezi için uçağa, çoğunlukla yemeklik yağ ve atık yağlardan oluşan 27 ton SAF yüklendi. 

Dünyanın en büyük yolcu jetine güç sağlayabiliyor

SAF kullanımının artırılması, havacılık endüstrinin 2050 yılına kadar net sıfır karbon emisyonu hedefine ulaşması için kilit bir rol oynuyor. Havacılık uzmanlarının iş birliğiyle bir araya getirilen Waypoint’in 2050 raporunda özetlenen temel istatistikler, SAF’ın, karbon azaltımının %53 ila %71’ine katkıda bulunabileceğini gösteriyor. Airbus ise 2035 yılına kadar dünyanın ilk sıfır emisyonlu uçağını piyasaya sürmeyi hedefliyor. Dünyanın en büyük yolcu jetine güç sağlamak için biyoyakıtı kullanabiliyor olması, şirketin bu amacına yönelik olarak son derece önemli bir adım.

Airbus, yemeklik yağdan oluşan sürdürülebilir havacılık yakıtı kullanarak daha önce Mart 2021’de bir Airbus A350’ü, ardından Ekim 2021’de bir A319neo tek koridorlu uçağı uçurmayı başarmıştı. Mevcut durumda, Airbus’ın tüm uçakları %50 SAF-kerosen karışımıyla uçmak üzere sertifikalandırılmış durumdayken şirket, on yıl içinde %100 SAF kullanımı için sertifika almayı hedefliyor.

 

Dev markalar temiz havacılık endüstrisi için çalışıyor

Airbus, sürdürülebilir havacılık yakıtı kullanarak daha temiz bir havacılık endüstrisi yaratma hedefinde yalnız değil.  Nitekim 2012 yılında bir başka havacılık şirketi Boeing, normal jet yakıtı ve esas olarak yemeklik yağdan elde edilen yakıtın bir karışımının kullanıldığı 787 Dreamliner ile ilk Pasifik geçişini gerçekleştirdi. Şirket ayrıca, 2014 yılında tutarlı bir tedarik sağlamak için Çin’de bir biyoyakıt üretim tesisi açtı. Havacılık alanındaki bu tarz gelişmelerin giderek artacağı ve gelecek dönemde sektörün en önemli konuları arasında gireceği öngörülüyor.

 

İTÜ ARI Teknokent olarak sivil havacılık hizmetleri alanındaki çalışmaları yakından takip ediyoruz ve geliştirilen teknolojileri odağımıza alıyoruz. Bu kapsamda İstanbul Havalimanı (İGA) iş birliğiyle hayata geçirdiğimiz İGA Hub Programı’nda “Sivil Havacılık ve Havalimanı İşletmeciliği” alanındaki inovatif fikirleri ve teknolojik girişimleri destekleyeceğiz. Detaylı bilgi için: https://itucekirdek.com/sivil-havacilik/ 

 

Kaynak: https://newatlas.com/aircraft/airbus-a380-biofuel-first-flight/

Gizliliğe genel bakış

En iyi deneyimleri sunmak için, cihaz bilgilerini saklamak ve/veya bunlara erişmek amacıyla çerezler gibi teknolojiler kullanıyoruz. Bu teknolojilere izin vermek, bu sitedeki tarama davranışı veya benzersiz kimlikler gibi verileri işlememize izin verecektir. Onay vermemek veya onayı geri çekmek, belirli özellikleri ve işlevleri olumsuz etkileyebilir.