Yazar -Nigar

Bilim İnsanları Elektrikli Arabaların Şarj Edilmesini Hızlandıracak

İnsanlığın sürekli artan enerji talebi ve fosil yakıtların tükenmeye mahkûm doğası göz önüne alındığında ister fotovoltaik ister füzyon olsun er ya da geç toplum, yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelecek. Özellikle bu kapsamda elektrikli otomobil pazarı en hızlı büyüyen sektörlerden biri iken; bu tür araçların pil şarj hızının düşük olması araç sahiplerinin karşı karşıya kaldığı ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Geliştirilen yeni bir teknoloji, elektrikli arabaları gaz pompalama hızında şarj ederek  elektrikli araçların şarj süresini on saatten üç dakikaya indirebilecek.

Dünya çapında yenilenebilir kaynaklar üzerine kapsamlı Ar-Ge çalışmaları yürütülüyor. Dünya,  bu gelişmeler sonucu ortaya çıkan yenilenebilir enerji kaynaklarıyla çalışan yeni ürünleri ve cihazları hızla benimserken, kademeli toplumsal değişimler de bu sürece eşlik ediyor. Son dönemdeki en çarpıcı değişiklik ise elektrikli araçlar. Nitekim 10 yıl önce yollarda elektrikli otomobiller pek görülmezken, son dönemde elektrikli otomobil satışları giderek artıyor.

Elektrikli araçlar, hidrokarbon yakıtların yanmasından enerji elde eden geleneksel otomobillerin aksine, enerjilerini depolama ortamı olarak pillere bağımlı durumda. Uzun yıllar boyunca piller hidrokarbonların sunduğundan çok daha düşük enerji yoğunluğuna sahipti ve bu da ilk elektrikli araçların çok düşük menzillere ulaşabilmesine neden oldu. Öte yandan pil teknolojilerinde kademeli olarak meydana gelen gelişmeler, elektrikli otomobillerin sürüş aralıklarının benzinli otomobillere kıyasla kabul edilebilir seviyelere ulaşmasına izin verdi. Sonuç itibariyle pil depolama teknolojisi elektrikli araç devrimini başlatmak için çözülmesi gereken darboğazlardan biri olarak kabul görüyor. 

Aranan cevap kuantum fiziğinde bulundu

Pil teknolojisinde atılan hızlı adımlara rağmen günümüzde elektrikli araç sahipleri başka bir zorlukla karşı karşıya: Yavaş şarj hızı. Günümüzde arabaların evde tamamen şarj olması yaklaşık 10 saat, şarj istasyonlarındaki en hızlı şarj cihazlarında şarj olması ise ortalama 30 dakika sürüyor.Bu sorunu çözmek isteyen bilim insanları cevabı kuantum fiziğinin gizemli alanında aradı. Söz konusu araştırmalar ise kuantum teknolojilerinin pilleri daha hızlı şarj etmek için yeni mekanizmalar vadedebileceğini ortaya çıkardı. Kuantum pilleri üzerine çalışan,  Temel Bilimler Enstitüsü (IBS) bünyesindeki Karmaşık Sistemlerin Teorik Fiziği Merkezi’nden bilim insanları , kuantum şarj avantajının arkasında olacağı düşünülen iki olası kaynağı yeniden ele alarak kuantum avantajının tek bileşeninin küresel operasyonlar olduğunu gösterdi. Bununla beraber, bu tür pilleri tasarlamanın açık bir yolunu da sağlamış oldu.

Kuantum şarjının etkileri elektrikli arabaların çok ötesinde

Klasik pillerde maksimum şarj hızı hücre sayısı ile doğrusal olarak artarken çalışma, kuantum pillerin şarj hızında ikinci dereceden ölçekleme sağlayabildiğini gösterdi. Bunun için yaklaşık 200 hücre içeren bir bataryaya sahip tipik bir elektrikli aracı kullanan araştırmacılar, kuantum şarjı sayesinde klasik pillere göre 200 kat hızlanma sağladılar. Bu durum, evde şarj süresinin 10 saatten yaklaşık 3 dakikaya ineceği anlamına geliyor. Yüksek hızlı şarj istasyonlarında da şarj süresi 30 dakikadan saniyelere düşürülecek.

Araştırmacılar, sonuçların çok geniş kapsamlı olabileceğini ve kuantum şarjının etkilerinin elektrikli arabaların çok ötesine geçebileceğini  de belirtti. Örneğin; bu şarjlar gelecekte kurulması muhtemel olan ve büyük miktarda enerjinin anında doldurulup boşaltılmasını gerektiren füzyon santrallerinde kritik kullanım alanları bulabilir. 

Öte yandan bu gibi araştırma bulguları oldukça umut verici ve elde edilen sonuçlar fon sağlayan kurumları ve işletmeleri, teknolojilere daha fazla yatırım yapmaya teşvik ediyor. Nitekim araştırmacılar pratikte kullanılabilmesi halinde kuantum pillerin enerjiyi kullanma şeklimizde bir devrim yaratacağına ve insanlığı sürdürülebilir geleceğe bir adım daha yaklaştıracağına inanıyor.

Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2022/03/220321091916.htm

Akustik Kumaş Gömlek ile Telefonlara Cevap Vermek Artık Mümkün

Giyilebilir teknoloji, akıllı saatlerin veya kablosuz kulaklıkların çok daha ötesine geçiyor. Pantolonları, tişörtleri ve ceketleri birden çok amaca uygun olarak yeniden tasarlayan bilim insanları, sesi algılayabilen ve üretebilen bir “akustik kumaş” üretti.

MIT mühendisleri ve Rhode Island Tasarım Okulu iş birliğiyle yeni akustik kumaş geliştirildi. Ekip, tıpkı kulaklarımızın duymasına benzer şekilde sesi önce mekanik titreşimlere ardından elektrik sinyallerine dönüştüren ve mikrofon gibi çalışan bir kumaş tasarladı.

Aslında tüm kumaşlar duyulabilir seslere tepki olarak titreşiyor ve bu titreşimler nanometre ölçeğinde yani normalde algılanamayacak kadar küçük. Bu algılanamayan sinyalleri yakalamak için araştırmacılar, bir kumaşa dokunduğunda kumaşla birlikte bükülebilen esnek bir lif geliştirdi. Söz konusu fiber, büküldüğünde veya deforme olduğunda elektrik sinyali üreten ve kumaşın ses titreşimlerini elektrik sinyallerine dönüştürmesi için bir araç sağlayan piezoelektrik bir malzemeden tasarlandı. Araştırma ekibi, tasarımlarının insan kulağının çalışma biçiminden ilham aldığını ancak basınçla ilgili ekstra bir adım gerektirdiğini belirtti.

Kalp atışlarınızı izleyebiliyor

Kumaş, sessiz bir kitaplıktan yoğun bir karayolu trafiğine kadar desibel olarak değişen sesleri yakalayabiliyor ve alkış gibi ani seslerin kesin yönünü belirleyebiliyor. Kumaş, bir gömleğin astarına dokunduğunda kullanıcının ince kalp atışı özelliklerini algılayabiliyor. Lifler aynı zamanda, konuşulan kelimelerin kaydı gibi ses üretmek için de kullanılabiliyor.  

Çalışmalar sırasında ekip, pek çok başarılı sonuca ulaştı. Buna göre ekip ilk olarak kumaşı bir gömleğin arkasına dikerek deneğin çeşitli pozisyonlarda ayakta durmasını ve alkışlamasını istedi. Fikir, kumaşın sesin hangi yönden geldiğini anlayıp anlayamayacağını görmeyi içeriyordu. Sonunda da kumaşın sesin açısını 3 metre mesafeden 1 derecelik bir açıyla algılayabildiği görüldü. Bir diğer çalışmada da ekip, gömleğin iç astarına göğüs bölgesi üzerinden tek bir lif dikti ve giysiyi sağlıklı bir gönüllüye giydirdi. Beklendiği gibi, kumaş gönüllünün kalp atışlarını doğru bir şekilde izlemeyi başardı. 

Neredeyse hafif bir ceket gibi

Singapur’daki Nanyang Teknoloji Üniversitesi’nden yardımcı doçent ve araştırmanın baş yazarı Wei Yan, söz konusu kumaşların birçok kullanımının olabileceğini belirterek “Akustik bir giysi giyerek telefon aramalarını yanıtlayabilir ve kıyafetiniz aracılığıyla iletişim kurabilirsiniz. Ayrıca, bu kumaş insan derisiyle fark edilmeden arayüz oluşturabiliyor ve kullanıcıların kalplerini ve solunum durumlarını rahat, sürekli, gerçek zamanlı ve uzun süreli bir şekilde izlemelerini sağlıyor” şeklinde konuştu.

Kumaşı standart bir dokuma tezgâhı kullanarak dokuyan, Rhode Island Tasarım Okulu’ndan yüksek lisans öğrencisi Elizabeth Meiklejohn ise kumaşın neredeyse hafif bir ceket gibi hissettirdiğini söyleyerek,: “Çalışmamız kottan daha hafif ama bir gömlekten daha ağır.” dedi. 

Kaynak: https://www.cnet.com/science/acoustic-fabric-could-let-you-answer-the-phone-with-your-shirt/

Google’ın DeepMind Yapay Zekâsı Eski Metinlerdeki Boşlukları Dolduruyor

DeepMind’in yapay zekâsı, nükleer füzyon için plazmayı sınırlandırmaktan 50 yıllık protein katlama problemlerini çözmeye kadar modern bilimin sınırlarında kendini kanıtlamaya başlıyor. İnsan yazılarının tarihine ilişkin araştırmalara yardımcı olmak için çalışan şirket, teknolojisini, zarar görmüş antik metinleri restore etme görevine dönüştürdü. Üstelik bunu etkileyici bir doğruluk derecesiyle gerçekleştirdi. 

DeepMind’ın yapay zekâ teknolojisi, geçtiğimiz beş yıl içinde bilimdeki en karmaşık problemlerden bazılarını çözme yeteneğini gösteren bir takım etkileyici sıçramalar gerçekleştirdi. Yapay zekanın çalışmaları arasında; yağmur tahmininin doğruluğunu iyileştirme, dünyanın en iyi Go oyuncularını yenme ve ana şirket Google’ın veri merkezlerinde maliyetleri düşürme gibi yenilikler bulunuyor. DeepMind’ın son çalışması ise yönünü antik tarihe çevirerek, hasar görmüş, orijinal konumundan taşınmış veya doğru bir şekilde tarihlendirilemeyen antik yazıtlara yeni bir açıklık getirmeyi hedefliyor. Buna yönelik, DeepMind’da çalışan yapay zekâ araştırmacıları, Venedik Üniversitesi, Oxford Üniversitesi ve Atina Ekonomi ve İşletme Üniversitesi’nden meslektaşlarıyla birlikte, taşlara yazılan antik metinlerdeki boşlukları tarihçilerin doldurmalarına yardımcı olmak için bir yapay zekâ uygulaması geliştirdi.  

Diğer antik metinlerden öğreniyor

Tarihin belirli dönemlerinde insanlar, yazılı metinleri hesap tutmak gibi amaçlarla kullanmaya başladı. Bu tür kalıntılar, günümüzde bilim insanlarına eski toplumlardaki insanların günlerini nasıl geçirdiklerine dair ipuçları veriyor. Bunun gerçekleşebilmesi ise ancak bu eserlerin doğru bir şekilde deşifre edilmesiyle mümkün. Ancak bu eserlerin birçoğu, hava koşulları nedeniyle aşınmış veya kırılmış oluyor. Modern tarihçiler, antik metinlerin içeriğini belirlemek için çeşitli araçlar kullansa da bu yöntem oldukça uzun zaman alıyor.  DeepMind ekibi bu tür problemlere yardımcı olacak bir araç geliştirmek için yola çıktı. Bunun sonucunda ise ortaya eksik metni tahmin etmeyi diğer antik metinlerden öğrenen bir makine öğrenimi uygulaması olan “Ithaca” (Homeros’un Odyssey’de anlattığı bir Yunan adası) çıktı. 

En iyi sonuçlar iş birliğinden doğdu

Araştırmacılar, uygulamayı MÖ. 700’den MS. 500’e kadar 60 bin Yunanca metin kullanarak eğitti. Bu metinlerden her biri tarihçiler tarafından halihazırda kapsamlı bir şekilde incelenmiş ve gerektiği noktalarda yeniden inşa edilmişti. Ekip, uygulamayı yeniden yapılandırmadan önce aynı metinler üzerinde çalıştırdı. Daha sonra da uygulamayı, uzmanların yaptığı çalışmalara karşı test etmek için 8 bin metin üzerinde daha eğitti. Araştırmacılar, sistemin yüzde 62 oranında doğru çalıştığını ortaya koydu ki bu, tarihçilerin performansından daha iyi bir sonuç alındığını gösteriyor. Öte yandan en iyi sonuçlar, yapay zekâ sistemi ve tarihçiler arasındaki iş birliklerinden geldi ve bu çalışmanın sonunda yüzde 72 oranında doğruluk elde edildi. 

Araştırma ekibi, uygulamaya ayrıca metinde ve diğer kaynaklarda bulunan ipuçlarını kullanarak bir metni bir zamana ve yere atfetme yeteneği de ekledi. Buna göre sistem, metinlerin orijinal konumlarını yüzde 71 doğrulukla belirlerken; 30 yıl içinde de doğru bir şekilde tarihlendirdi. 

Kaynak: https://newatlas.com/computers/googles-deepmind-ai-gaps-ancient-texts/

Sonsuz Güneş Işığı, Sonsuz Enerji: Smart Güneş Teknolojileri

2009 yılında kurulan ve Avrupa’nın önde gelen entegre güneş enerjisi şirketleri arasında yer alan, İTÜ ARI Teknokent firmalarımızdan Smart Güneş Teknolojileri; ticari ve perakende kullanıcılarına geniş yelpazede yenilikçi güneş enerjisi çözümleri sunuyor.

Türkiye, Romanya, Yunanistan, Bulgaristan, Almanya, İsviçre ve Ukrayna’da bulunan ofisleri ve Gebze’de 23.500 m² alan üzerinde kurulu üretim tesisiyle faaliyet gösteren şirket; yıllık 1200 MW üretim kapasitesine sahip üretim hatlarında Multi Busbar, PERC, Half-Cut Cell ve Bifacial gibi çeşitli teknolojileri kullanarak sonsuz döngüye sahip üstün kaliteli güneş panelleri üretiyor. 500’den fazla çalışanıyla dünya ekosistemine büyük bir değer katan Smart Güneş Teknolojileri, bugüne kadar 1.6 milyondan fazla panel üretimi ve 327 MW anahtar teslim kurulumu tamamladı.

18’den fazla ülkeye ihracat yapan ve 1.200’ü aşkın müşteriye ulaşan Smart Güneş Teknolojileri, güneş enerjisi sektöründe etki yaratan büyümeyi farklılaşarak gerçekleştirmek, paydaş değerlerini gözeterek sürekli kurumsal gelişimi sağlamak, yerli üretime katkı sağlayarak ekonomik kalkınmaya destek olmak, yeşil bir gelecek hedefiyle dünya için değer üretmem misyonuyla çalışmalarına devam ediyor.

Smart Güneş Teknolojileri’nin web sitesine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Araştırmacılar Dijital Verileri İnsan DNA’sında Depolayacak

DNA, veri depolama alanını büyük boyutlara taşıyabilme potansiyeline sahip ve son yıllarda araştırmacılar; dosyaları, fotoğrafları ve belgeleri doğanın kendine has veri tabanında depolamaya yönelik çalışmalar yürütüyor. Bilim insanları, bu alanda somut bir adım atarak mevcut nükleotid alfabesine yedi yeni harf ekledi.

Özellikle son birkaç yılda insanlık, tüm tarihin toplamından daha fazla veri yarattı ve bu artış giderek da devam ediyor. Peki, sürekli artan bu verileri gelecekte nerede depolayacağız? 

Bilim insanları, her geçen gün insanlığın bilgilerini saklayabilmek için sabit disk boyutlarını sürekli olarak artırırken  birçoğu bunun süresiz olarak yapılabileceğine inanıyor. Ancak yine de bunun, kesin çözüm olmaktan oldukça uzak olduğunu düşünenlerin de sayısı fazla. Bazı araştırmacılar, bu çabaların sonunda veri üretme hızının üstel hızı tarafından aşılacağını öne sürüyor. Bu tür endişelere yanıt olarak, bilim insanları oldukça benzersiz bir çözüm ortaya koydu. Bu yöntem; dosyaları, fotoğrafları ve belgeleri doğanın kendi bilgi veri tabanında yani DNA’da depolamayı içeriyor.

Birkaç petabayt bilgiyi depolamak içinyalnızca 1 gr DNA yeterli olacak

 

Hiper küçük alanlarda, oldukça büyük miktarda veri içerecek kadar geniş ve yoğun olan DNA, yalnızca 10 mikrometre genişliğindeki hücre çekirdeğinin içine sıkışmışken vücudumuzun tüm planlarını koruyabiliyor. Aynı zamanda doğal olarak bol miktarda bulunan DNA, zorlu koşullara da dayanabiliyor. Bu konuya dair açıklama yapan, çalışmanın ortak yazarlarından Beckman İleri Bilimler Enstitüsü Araştırmacılarından Kasra Tabatabaei, internette her gün birkaç petabayt veri üretildiğine dikkat çekerek bu verileri depolamak için yalnızca bir gram DNA’nın yeterli olacağını belirtiyor.  Tabatabaei’nin çalışma ekibi, aynı zamanda devasa depolama kapasitelerine izin verebilecek ve oldukça büyük dijital verileri barındırabilecek DNA alfabesini yapay olarak genişleten ilk ekip.

Peki, veri depolama ve DNA alfabesi arasında nasıl bir ilişki bulunuyor? 

Öncelikle DNA, genetik bilgiyi “nükleotid” adı verilen dört molekülle kodluyor: Adenin, guanin, sitozin ve timin (A, G, C ve T). Bir bakıma DNA’nın dört harfli bir alfabesi bulunuyor ve farklı harf kombinasyonları farklı veri bitlerini temsil ediyor. Sadece bu dört harfle doğa, her canlı organizmanın genetik bilgisini kodlayabiliyor. Bu da mevcut alfabeyle bir ton dijital veri depolayabilmemizin mümkün olduğu anlamına geliyor. Peki ya daha uzun bir alfabemiz olsaydı? Muhtemelen bu bizlere çok daha derin bir kapasite sağlayabilirdi. 

Yedi yeni harf eklendi

Bu fikri takip eden çalışma ekibi, DNA repertuarına yapay olarak yedi yeni harf ekledi. Konuya ilişkin açıklama yapan Tabatabei, “İngiliz alfabesini hayal edin. Kullanacak dört harfiniz olsaydı, ancak bu kadar çok kelime oluşturabilirdiniz. Alfabenin tamamı olsaydı, sınırsız kelime kombinasyonu üretebilirdiniz. DNA’da da aynı şey söz konusu.  Sıfırları ve birleri A, G, C ve T’ye dönüştürmek yerine, sıfırları ve birleri A, G, C, T’ye ve depolama alfabesindeki yedi yeni harfe dönüştürebiliriz.” şeklinde konuştu.

Aynı zamanda araştırmacılar, bu 11 harfle kodlanan bilgilerin talep üzerine geri aktarılmasını sağlayan sentetik DNA’nın verilerini tam geri okuyan yeni bir mekanizma da geliştirdi. DNA’nın harf kombinasyonlarının son derece net bir şekilde okunmasını sağlayan sistem, insan yapımı DNA harfleri ile doğal olanları ayırt etmek ve her şeyi birbirinden ayırmak için derin öğrenme algoritmalarını ve yapay zekayı kullanıyor. Sonuç olarak, DNA’nın harf kombinasyonlarının son derece net bir şekilde okunmasını sağlıyor ve böylece içeride saklanan tüm bilgileri açığa çıkarıyor.

 

Kaynak: https://www.cnet.com/news/dna-gets-artificial-upgrade-to-store-humanitys-boundless-digital-data/

Yüz Tanıma Teknolojisi, Sanal Gerçeklikte Bir Üst Seviyeye Taşındı

Elde taşınan sanal gerçeklik kontrol cihazları tarihe karışıyor. Artık bir gülümseme, kaş çatma veya çene sıkma gibi farklı yüz ifadeleri,  nesneleri hareket ettirmek için yeterli olacak. Farklı ülkelerdeki uzmanlardan oluşan bir araştırma ekibi, el kumandası veya dokunmatik yüzey olmaksızın sanal gerçeklik ortamında nesneleri manipüle etmek için bir kişinin ifadesini kullandı ve yüz tanıma teknolojisini bir sonraki seviyeye taşıdı. 

Yüz tanıma teknolojileri, son yıllarda büyük bir ilerleme kaydetti. Artık, yüzümüz akıllı bir telefonun kilidini açabiliyor, güvenli bir binaya erişim sağlayabiliyor ve havaalanlarında pasaport kontrolünü hızlandırarak kimliğimizi birçok işlem için doğrulayabiliyor. Avustralya, Yeni Zelanda ve Hindistan’dan uluslararası bir araştırma ekibi, son çalışmalarıyla yüz tanıma teknolojisini bir sonraki seviyeye taşıdı. Buna göre araştırmacılar, bir el kumandası veya dokunmatik yüzey kullanmadan sanal gerçeklik ortamında nesneleri hareket ettirmek için bir kişinin ifadesini kullanmayı başardı. 

Farklı yüz ifadelerini tanımak için tasarlandı

Queensland Üniversitesi tarafından yürütülen çalışmada, uzmanlar, bir kişinin gülümsemesini, kaşlarını çatmasını ve sıkılmış çenesini yakalamak için nöral işleme tekniklerini baz alarak  her bir ifadeyi sanal gerçeklik ortamlarında belirli eylemleri tetiklemek için kullandı. Queensland Üniversitesi’nden araştırmacı Dr. Arindam Dey, bu çalışmanın birincil motivasyonunun meta veriyi daha erişilebilir ve kapsayıcı hale getirmek olduğunu söyleyerek “Aynı zamanda yüz ifadeleri de sanal ortamlarda öpüşme, hava üfleme gibi etkileşimleri şimdikinden daha gerçekçi bir şekilde sağlamak için kullanılabiliyor” şeklinde konuştu. 

Deneye katılan araştırmacılardan biri olan Güney Avustralya Üniversitesi’nden Profesör Mark Billinghurst ise sistemin bir EEG (Elektroensefalografi) kulaklığı aracılığıyla farklı yüz ifadelerini tanımak için tasarlandığını ifade etti. Prof. Billinghurst’e   göre “taşı” komutunu tetiklemek için bir gülümseme; bu eylemleri gerçekleştiren bir el kumandası yerine de “dur” komutu için bir kaş çatma ve “eylem” komutu için bir çene kenetleme kullanıldı. Böylece araştırmacılar; öfke, mutluluk ve şaşkınlık gibi yaygın yüz ifadelerini yakalıyor ve sanal gerçeklik ortamında uyguluyor. 

VR’da yüz ifadelerine güvenmek beyin için zor 

Çalışma kapsamında “mutlu”, “tarafsız” ve “korkutucu” olmak üzere üç sanal ortam tasarlandı ve her bir senaryo uygulamaya konulduğunda her kişinin bilişsel ve fizyolojik durumunu ölçüldü. Üç evrensel yüz ifadesini (gülümseme, kaşlarını çatma ve çene sıkma) yeniden yaratarak, ortamdaki değişikliklerin duygusal ve fizyolojik tepkilere dayalı olarak üç ifadeden birini tetikleyip tetiklemediğini incelendi. 

Prof. Billinghurst, genel olarak daha sezgisel bir yöntem oldukları için el kumandalarının yüz ifadelerinden daha iyi performans göstermesini beklediklerini belirterek “Bununla birlikte insanlar yüz ifadeleri tarafından kontrol edilen VR (sanal gerçeklik) deneyimlerine daha fazla dalmış hissettiklerini belirttiler. Bir VR ortamında yüz ifadelerine güvenmek beyin için zor bir iş ancak kullanıcılara daha gerçekçi bir deneyim sunuyor. Umarım, birkaç adım ilerleme ile onu kullanıcı dostu hale getirebiliriz” dedi.

Engelli kişiler için de kullanılabilecek

Uzmanlara göre bu teknik, VR’ı kullanmak için yeni bir yol yaratıyor ama bunun da ötesinde amputeler ve motor nöron hastalığı olanlar da dahil olmak üzere engelli kişilerin VR’da eller serbest olarak etkileşime girmesine izin vermesini sağlıyor. Böylece tamamen engelli insanlar için tasarlanmış kontrol cihazlarını kullanmaya gerek kalmayacağı düşünülüyor. 

Kaynak: https://techxplore.com/news/2022-02-facial-recognition-virtual-reality.html

Washington Üniversitesi Kan Pıhtılaşma Süresini Ölçen Akıllı Telefon Sistemi Geliştiriyor

Kan inceltici ilaç kullanımında dozaj seviyesi, düzenli olarak kontrol edilmeli. Mevcutta kullanılan laboratuvar testleri veya hızlı sonuç veren sistemler bu işlem için yeterli olsa da yakın zamanda basit bir akıllı telefon tabanlı kurulum bu görevi gerçekleştirebilecek.

Bir insan yaralandığında kan pıhtıları, kanamayı durdurmanın doğal bir yolu olarak kendiliğinden oluşur. Öte yandan mekanik kalp kapakçıkları veya kalp rahatsızlıkları gibi tıbbi sorunları olan hastalarda kan pıhtıları felç veya kalp krizine yol açabilir. Bu yüzden de dünya üzerinde milyonlarca insan her gün kanlarının pıhtılaşmasını zorlaştıran kan inceltici ilaçlar alıyor.

Kan inceltici ilaç kullanan hastalar için söz konusu ilaçların başlangıçta ideal olan dozları, hastanın devam eden fizyolojik değişiklikleri nedeniyle zaman geçtikçe o kadar da uygun olamayabiliyor. Böyle bir durumun gerçekleşmesi ise hasta sağlığında ciddi riskler yaratabiliyor. Zira dozunda alınmayan kan inceltici ilaçlar, bir yırtılma durumunda hastanın kanının pıhtılaşmasını önleyebiliyor veya atardamarlarında potansiyel olarak ölümcül kan pıhtılarının oluşmasına izin verebiliyor.

Uygulama nasıl çalışıyor?

Washington Üniversitesi  bilim insanları, bu tür testleri hastanın kendi akıllı telefonunda yapabilmesini sağlayabilmek için harekete geçti. Henüz prototip aşamasında olan sistem, telefonun bir ucuna takılan ve telefonun kamerasının altına küçük bir kap asan düşük maliyetli plastik bir cihaz içeriyor. Her test için kullanıcı, küçük bir bakır parçacığı ve kanın pıhtılaşmasına neden olan bir kimyasalla birlikte kanından bir damlayı bardağa yerleştiriyor. Ardından uygulama, telefonun bardağı ve içindekileri sallayan titreşim motorunu etkinleştiriyor.

Akıllı telefonun kamerası, kan sıvı halde olduğu sürece fincan içinde ileri geri hareket eden bakır parçacığının hareketlerini izliyor. Parçacık hareket etmeyi bıraktığında, bu kanın pıhtılaştığı anlamına geliyor. Bu nedenle yazılım, hastanın protrombin zamanını (PT)  yani bir pıhtının oluşması için geçen süreyi,  uluslararası normalleştirilmiş oranı (INR) ile beraber hesaplayabiliyor. Uygulama, PT/INR’nin güvenli bölge içinde olmadığını belirlerse, hastaya doktorunu bilgilendirmesini tavsiye ediyor. 

PT/INR doğruluk yüzdesi 

Çalışma hakkında bilgi veren ekip; “Eskiden doktorlar, pıhtı oluşumunun ne kadar sürdüğünü izlemek için kan tüplerini manuel olarak ileri geri sallardı. Ancak bu, çok fazla kan gerektirdiği için ev ortamlarında kullanılmasını imkânsız hale getiriyor. Burada yaptığımız, akıllı telefondaki titreşim motorunu kullanarak algoritmalarımızın tek bir kan damlası dışında aynı şeyi yapabileceğini gösteriyor olmamızdan kaynaklanıyor.” diyerek piyasada bulunan en iyi tekniklere benzer bir doğruluk elde ettiklerini belirtti.

Teknoloji, anonimleştirilmiş 80 hastadan alınan kan örneklerini analiz etmek için kullanıldığında, sonuçların geleneksel test teknikleriyle elde edilenlerin doğruluk aralığında olduğu bulundu. “Son on yılda neredeyse her akıllı telefonun bir titreşim motoru ve bir kamerası var. Bu nedenle de telefonu olan hemen hemen herkes bu yeni teknolojiyi kullanabilecek. Biz bunu temelde PT/INR testinin kutsal kâsesi olarak görüyoruz.” diyen Prof. Shyam Gollakota ise uygulamanın kaynakların çok sınırlı olduğu yerlerde bile bu testi milyonlarca insan için erişilebilir kıldığına dikkat çekti. 

https://www.washington.edu/news/2022/02/11/smartphone-app-vibrate-single-drop-of-blood-determine-how-well-clots/

Dijitalin Gücünü Yeniden Keşfedin: Mobven

2012 yılında kurulan ve müşterilerin ihtiyaçlarına özel teknoloji ve iş stratejisi çözümleri sunan, İTÜ ARI Teknokent firmalarımızdan Mobven; IOS, Android, Windows ve HTML tabanlı platformlar için mobil yazılım geliştirme konusunda hizmet sunuyor.

Bir girişimden ödüllü bir küresel mobil teknoloji işletmesine dönüşen ve Deloitte tarafından dört yıl üst üste EMEA bölgesinin en en hızlı büyüyen teknoloji şirketleri arasında gösterilen Mobven, 2019 yılında finansal çözümler sektöründeki Asseco Group’un ödeme sistemleri alanındaki şirketi Payten tarafından satın alındı ve böylece ödeme teknolojilerindeki konumunu güçlendirdi.

Türkiye’nin dev şirketleriyle projelere ve iş birliklerine imza atan ve 2015 yılında, İngiltere ve Amerika’da ilk global projelerini tamamladıktan sonra globaldeki çalışmalarına hız veren şirket, hızlı büyümesini sürdürmeye devam ediyor.

Mobven’in müşterileri arasında Türk Hava Yolları, Pegasus, Türkiye İş Bankası, Akbank, İGDAŞ, YemekSepeti, Arçelik, Turkcell ve N11 gibi birçok farklı sektörden çeşitli markalar bulunuyor.

Mobven’in web sitesine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Softtech’in 2022 Teknoloji Raporu’na Göre Geleceği Yapay Zekâ ve Sanal Evren Biçimlendirecek

Nakit kullanımının ortadan kalktığı, metaverse deneyimlerinin arttığı, iletişim kurabilmek için mobil bir cihaza ihtiyaç duyulmadığı ve fiziksel dünyada yaşanan deneyimlerin benzerlerinin dijital duyu etkileşimi ile koku, tat ve düşüncelerde de yaşanmasının mümkün olduğu bir gelecek çok yakın! İTÜ ARI Teknokent firmalarımızdan Softtech’in beşincisini yayımladığı 2022 Teknoloji Raporu; dijital duyu etkileşimi, çalışansız organizasyonlar ve giyilebilir teknolojiler gibi birçok trendin yakın bir gelecekte hayatımıza gireceğini öngörüyor. 

İTÜ ARI Teknokent firmalarımızdan Softtech, gelecek dönemde teknoloji dünyasında hâkim olacak trendlere yönelik 2022 Teknoloji Raporu yayımladı. 5’incisi hazırlanan ve 2080 yılına kadar uzanan bir öngörüyle kaleme alınan raporda; yapay zekanın gelişimi, açık bankacılık, kripto finans enstrümanları, Web3, blockchain, sanal evrenler ve sürdürülebilirlik gibi konular dikkat çekiyor. 

Teknoloji trendlerinin etkilerinin ne büyüklükte olacağına dair tahminler, değerlendirmeler ve önerileri içeren raporda; teknolojik trendler “Teknolojilerin Geleceği”, “Finansal Teknolojiler”, “Çevre, İnsan ve Dijitalleşme” ve “Girişimcilik Ekosistemi” olmak üzere dört ana başlıkta değerlendirilirken ayrıca, 2080 yılına kadar bir öngörüyle hazırlanan Teknoloji Radarı bölümü de bulunuyor.

Vücuttan vücuda iletişim mümkün olacak

İş hayatı, yapay yaşam, dijital yaşam ve fiziksel yaşamı konu alan “Teknoloji Radarı” bölümündeki öngörülere göre, iş yaşamında “Uzaktan Çalışma” ve “Dijital Göçebelik” kavramları yakın gelecekte etkisini sürdürecek ve dijital dönem fazında olması beklenen “Yapay Şirketler” için “Çalışansız Organizasyonlar” 2030 yılına kadar hayata geçecek. Teknoloji Radarı’nda ayrıca 2040’lardan sonra insanların birbirleriyle iletişim kurabilmek için herhangi bir mobil cihaza ihtiyaç duymayacağı ve giyilebilir görünmez teknolojiler ile vücuttan vücuda haberleşmenin mümkün olacağı öngörülüyor.

Raporda yer alan “Teknolojilerin Geleceği” bölümünde, hayat ile yaşam arasındaki kavramların bulanıklaştığı bir geleceğe dair düşünce ve değerlendirmeler yer alıyor. Yapay zekâ, kuantum bilgisayarlar, blok zincir, giyilebilir teknolojiler, Web3 ve dijital kimlik uygulamaları gibi birçok konunun öne çıktığı rapora göre, 2022’de  teknolojide yapay zekâ üzerine yapılan çalışmaların daha fazla öne çıkacağı tahmin ediliyor. 2030’lu yıllara gelindiğinde ise fiziksel dünyada yaşanan deneyimlerin benzerlerinin, dijital duyu etkileşimi ile koku, tat ve düşüncelerde de yaşanmasının mümkün olacağı düşünülüyor. Buna göre bir e-ticaret sitesinden parfüm almadan önce onu koklamak mümkün olacak.

Nakit kullanımı 2040’ta rafa kalkacak

Raporun “Finansal Teknolojiler” bölümünde teknoloji şirketleri ve bankalar arasındaki ayrımın bulanıklaşarak teknoloji, regülasyonlar ve müşteri deneyimleri noktasındaki düşünce ve değerlendirmeler yer alıyor. Bankacılık sistemlerinden dijital bankalara, yeni nesil yatırım uygulamalarından kripto paralara kadar birçok konunun geniş bir yelpazede ele alındığı bu bölümde blockchain sistemlerinin küresel bankacılıkta ön plana çıkacağı ve dijital cüzdan gibi kavramların yeni yılda daha çok kullanılacağı tahmin ediliyor.. Tüm bu gelişmelere bağlı olarak 2040 yılına gelindiğinde nakit kullanımının global çapta nadir karşılaşılan, tercih edilmeyen bir yöntem olarak görüleceği belirtiliyor.

 

 

Metaverse, deneyimleri baştan tasarlayacak

Tüm sektörleri ve insan hayatını etkileyen dijitalleşme teknolojilerinin yer aldığı “Çevre, İnsan ve Dijitalleşme” bölümünde, sürdürülebilir bir dünya ve iş hayatı için, dikkat edilmesi gereken çevresel faktörler ve insanı odağa alarak yapılan değerlendirmeler yer alıyor. Sürdürülebilirlik kavramının farklı alanlarda kullanımının öne çıktığı bu bölümde, pek çok ülkenin gündeminde daha geniş yer alacağı konular şu şekilde sıralanıyor: Pandemi sonrası iş hayatı ve yeni krizlere hazırlıklar,iklim krizinin etkilerinin yoğun bir şekilde hissedildiği süreçte sürdürülebilir enerji kavramı,  sürdürülebilir ticaret, uzaktan ve hibrit çalışmanın insan ve sektörlere olan etkileri.

Dijitalleşen dünyada önümüzdeki yıllarda en çok öne çıkacak konuların başında ise metaverse kavramının gelmesi bekleniyor. Buna göre mağazaların metaverse dünyasında hızla yerini almaya başlaması, deneyimlerin baştan tasarlanması beklenirken, fiziksel dünyada karşılaşılan birçok engelin de bu yeni dünyada engel olmaktan çıkacağı aktarılıyor.

Türkiye, global girişimcilik ekosistemleri listelerinde yükselmeye devam edecek

Girişimciliğin incelendiği “Girişimcilik Ekosistemi” bölümünde; girişimlerin büyük şirketlere dönüştüğü, kurumların da girişimler ile ortaklıklar kurduğu bir geleceğe dair farklı coğrafyalar, girişimcilik yaklaşımları ve yatırımlar açısından değerlendirmeler yer alıyor. Çin, Silikon Vadisi, Avrupa ve Türkiye’nin girişimcilik ekosistemlerindeki gelişmelerin ele alındığı bu son bölümde, 2021 yılında Türkiye’nin, başarılı girişimcilerle yeni bir döneme adım attığı belirtiliyor. Rapora göre, melek yatırımlar ve VC (Venture Capital) yatırım aktivitelerinin gelişimi dikkat çekiyor ve Türkiye’nin ilk unicorn’ları ile birlikte 2020’den 2021’e yatırım tutarlarındaki artışın yüzde 1.000’in üzerinde gerçekleştiği belirtiliyor. . 

Pandemi sürecinin, çevrimdışı ekonomi dijitalleşmesini hızlandırarak teknoloji şirketlerini daha da önemli hale getirdiğinin altı çizilen raporda, girişimcilik ekosistemlerinin bugünkü eylemlerinin yarın küresel sahnede nasıl konumlanacaklarının belirlenmesine yardımcı olacağı öngörülüyor.  

İTÜ ARI Teknokent firmalarımızdan Softtech’in hazırladığı 2022 Teknoloji Raporu’nda ayrıca, Türkiye’nin ibaşarılı ivmesini ve yükselişini koruyabilirse global girişimcilik ekosistemleri listelerinde yükselmeye devam edeceği de vurgulanıyor. 

Nükleer Füzyonun Kilometre Taşı: Yanan Plazma

Nükleer füzyon yoluyla üretilen sınırsız ve temiz enerji beklentisinin gerçekleşebilmesi, teknolojinin merkezinde bulunan tepkimelerin sürdürülebilir olmasına dayanıyor. ABD Ulusal Ateşleme Tesisi’nden bilim insanları; yüksek güçlü bir lazer kullanarak “yanan plazma” elde etti ve yakıtın reaksiyonları sürdürmek için gereken ısının çoğunu nasıl sağlayabildiğini kısa bir süreliğine olsa da gösterdi.

2009 yılından beri California’da bulunan National Ignition Facility’de (Ulusal Ateşleme Tesisi) nükleer füzyon teknolojisi üzerinde çalışılıyor. Bu teknoloji, güneşte meydana gelen reaksiyonları taklit ediyor ve iki hafif elementin nükleer reaksiyonlar sonucu birleşerek daha ağır bir element oluşturması sağlanıyor. Ancak, ; bu reaksiyonun gerçekleşmesi için çok büyük miktarda enerji gerekiyor. Uzmanlar bu alandaki genel amaçlarının, füzyon reaksiyonlarının birincil ısı kaynağı haline gelmesini sağlamak ve kendi kendini sürdüren bir nükleer füzyon formu ve devam eden enerji üretimi yaratmak olduğunu belirtti. 

Hedefin geometrisi değiştirildi

Ulusal Ateşleme Tesisi’nde Kasım 2020 ve Şubat 2021’de gerçekleştirilen deneylerin sonucunda bu amaca yönelik küçük ama kritik adımları doğrulandı. Buna göre, bilim insanları hedefin geometrisini ve enerjinin lazer ışınları arasında transfer edilme şeklini değiştirdi. Ayrıca yakıta odaklanan lazer enerjisi miktarını artırmayı da içeren kurulumda birkaç değişiklik yaptı. Böylece yakıtı sıkıştıran, ısıtan ve kendi kendine ısınan plazmanın oluşturulmasını sağlayan patlama sürecini kontrol etmenin yeni bir yolu keşfedildi.

Ulusal Ateşleme Tesisi’nde yanan bir plazma oluşturmak son derece karmaşık bir içe doğru patlama sürecine dayanıyor. Tesisin lazerinden gelen bir ışın, 5 bin fitlik bir yol boyunca yönlendiriliyor ve yarım inçten daha kısa bir yakıt kapsülüne aktarılmadan önce mercekler tarafından büyütülüyor. Yakıt, yanan bir plazma durumunu sürdüren konsantrasyona ulaşana kadar, yakıtın aşırı derecede sıkıştırılmasını veya içe doğru patlamasını anlık bir reaksiyon izliyor. 

Önemli bir kilometre taşı

Araştırma ekibinden fizikçi Annie Kritcher, bu deneyler sırasında bir füzyon araştırma tesisinde ilk kez, yakıttan füzyon reaksiyonlarını başlatmak için gerekenden veya yakıt üzerinde yapılan iş miktarından daha fazla füzyon enerjisinin yayıldığı, yanan bir plazma durumuna ulaştıklarını ifade etti. Ekipten bir başka isim olan Alex Zylstra ise on yıllar boyunca yapılan füzyon deneylerinin plazmayı ısıtmak için büyük miktarlarda “harici” ısıtma kullanarak füzyon reaksiyonları ürettiğine dikkat çekerek “İlk kez, füzyonun kendisinin sağladığı bir sistemimiz var. Bu, daha da yüksek füzyon performansı seviyelerine giden yolda önemli bir kilometre taşı..” şeklinde konuştu.

Her ne kadar plazmanın ömrü sadece nanosaniyelerle ölçülse de yanan plazmanın elde edilmesi, sürecin enerji üretmek için kendi kendini beslemeye devam ettiği nükleer ateşlemeye doğru önemli bir adım olarak kabul ediliyor. 

Kaynak: https://newatlas.com/energy/nuclear-fusion-breakthrough-burning-plasma-first-time/

Gizliliğe genel bakış

En iyi deneyimleri sunmak için, cihaz bilgilerini saklamak ve/veya bunlara erişmek amacıyla çerezler gibi teknolojiler kullanıyoruz. Bu teknolojilere izin vermek, bu sitedeki tarama davranışı veya benzersiz kimlikler gibi verileri işlememize izin verecektir. Onay vermemek veya onayı geri çekmek, belirli özellikleri ve işlevleri olumsuz etkileyebilir.