Yazar -Hilal Dereli

Perseverance Mars’a İndi: Geçmişinde Yaşam Arayacak  

NASA tarafından Mars’a gönderilen Perseverance, başarılı bir şekilde Mars’ın yüzeyine indi. Bir Mars yılı sürmesi beklenen misyon kapsamında Kızıl Gezegen yüzeyinde geçmişte yaşam olup olmadığına dair ipuçları aranacak ve daha sonra gezegene getirilecek olan örnekler toplanacak.

Mars’ın yüzeyinde artık yeni bir robot bulunuyor. NASA, Perseverance adlı yüzey gezginini Mars’ta Jezero Krateri adı verilen bölgeye başarılı bir şekilde indirmeyi başardı.

Aylar süren yolculuğun ardından üzerinde 23 kamera, çok sayıda sensör ve çeşitli bilimsel çalışmalar için özel olarak geliştirilmiş ekipmanlara sahip altı tekerlekli araç, önümüzdeki iki yıl boyunca Kızıl Gezegen’de geçmiş yaşamın kanıtlarını arayarak, yerel kayaları delip geçecek. Toplanan bu örnekler, ilerleyen yıllarda Mars’a gönderilmesi planlanan diğer araçlarla beraber Dünya’ya getirilecek ve Dünya’da yapılacak detaylı incelemeler sonucunda mikrobiyal yaşamın izleri aranacak.

İlk fotoğraflar geldi

Jezero’nun milyarlarca yıl önce dev bir göl olduğu düşünülüyor ve suyun olduğu yerde, hayatında olması ihtimali var. 45 kilometrekare genişliğindeki Jezero, yaşamın geçmiş varlığını ima edecek organik molekül türlerini koruma potansiyeline sahip killer ve karbonatlar da dahil olmak üzere çok sayıda kaya türünü bünyesinde barındırıyor. İniş sonrası analiz, aracın Perseverance’ın araştırmayı planladığı Jezero’daki deltasının yaklaşık 2 km güneydoğusuna indiğini gösterdi. İniş ekibini yöneten Allen Chen, “Güzel bir noktadayız. Araç sadece yaklaşık 1,2 derece eğimli. Bunu yaptığı için ekibimle daha fazla gurur duyamazdım” diye konuştu. İnişinden kısa bir süre sonra Mars’tan ilk fotoğraflarını paylaşan Perseverance, ardından düşük çözünürlüklü yüzey çekimlerinin aksine daha kaliteli ve renkli bir fotoğraf paylaştı. Görselde Mars yüzeyiyle temasından dakikalar öncesi gösteriliyor.

Perseverance, ABD Uzay Ajansı tarafından Mars’a yerleştirilen ikinci bir tonluk araç. Bu araçların ilki olan Curiosity, 2012’de farklı bir kratere inmişti.

Kaynak: https://www.bbc.com/news/science-environment-56119931

 

Türk bilim İnsanından Kansere Karşı Etkili İlaç: İyonik Sıvı

Bilim insanı Prof. Dr. Rahmi Öklü liderliğindeki Mayo Clinic ekibi, Harvard Üniversitesi’nden Samir Mitragotri ile birlikte doğrudan tümörlü bölgeye enjekte edilen ve kanserli hücrelerin yok edilip yeniden üremesinin engellenmesini sağlayan bir ilaç geliştirdi. “İyonik sıvı” olarak adlandırılan ilaç, tıp dünyasının ilgisini çekerken, Harvard Üniversitesi’nin internet sitesinde güncelleme yapan yetkililer, Öklü’nün ilacını “kanserle mücadelede önemli gelişme” şeklinde lanse etti.

Mayo Clinic’te vasküler ve girişimsel radyolog Prof. Dr. Rahmi Öklü liderliğindeki Mayo Clinic uzmanları, Harvard Üniversitesi’nden Samir Mitragotri ile iş birliği içinde yeni bir iyonik sıvı formülasyonu geliştirdi. Kullanımı kolay ve geleneksel yöntemlere göre oldukça etkili olan ilaç, tümörlü bölgeyi yok ettikten sonra o bölgede bir süre daha kalıyor. Böylelikle de tümörlü hücrelerin yeniden üremesinin önüne geçilmiş oluyor. İlacın uygulanması için gerekli olan sadece bir şırınga ve ultrason cihazı gerekirken; hastalar ilaç sayesinde kemoterapinin yol açtığı tüm yan etkilerden kurtuluyor.

Tümörlere tek tip ilaç dağıtımının genellikle zorluklarla dolu olduğunu söyleyen Öklü, bunun özellikle nakil bekleyen karaciğer kanseri hastaları için çözmeyi amaçladıkları bir sorun olduğunu belirtiyor. Tümörlerin yok edilebilmesi için yüksek doz ilaç kullanıldığını ve bu yüksek dozların da önemli toksisiteye yol açabileceğini söyleyen Öklü, ilacın tümöre nüfuz edemediği durumlarda işini yapamayacağını kaydediyor.

İmmünoterapinin etkinliği artacak

Mevcut tedavi, kanser hücrelerini yok etmek ve hastaları nakil kriterleri dahilinde tutmak için tümörün ısıtılmasını veya soğutulmasını ya da radyoaktif partiküllerin tümörün arterlerine infüze edilmesini içeren ablasyonu içeriyor. “Bir mikrodalga ablasyonu yapabiliyor ve temelde tümör yakılabiliyor ancak tümör kalbe veya diğer önemli yapılara yakınsa bu genellikle bir seçenek olmuyor. Bazen de radyoaktifleri aşılayacak tümörün kan kaynağını bulmak zor olabiliyor” diyen Öklü, enjekte edildikten sonra, iyonik sıvının kemoterapi ilaçlarını eşit şekilde bıraktığını ve sıvı tümörleri yutarken kanser hücrelerini öldürdüğünü söylüyor. İlacın bir diğer etkisinin bağışıklık sisteminin önemli hücresi olan yüksek seviyedeki T hücrelerinin tedavi alanlarına gelmesi olduğunu da kaydeden Öklü, “Bu önemli çünkü immünoterapi yapmak için mükemmel bir zaman sağlıyor. Günümüzde immünoterapinin katı tümörler için olan yetersiz etkinliğini bu yöntemle artırabileceğiz” şeklinde konuşuyor.

İlaç, dünya basınında

İyonik sıvıların, olağanüstü derecede çok yönlü bir malzeme grubu olduğunu ve laboratuvarda, vücuttaki çeşitli biyolojik engellerin üstesinden gelme yeteneklerine sahip olduklarını zaten gösterdiklerini belirten Dr. Mitragotri ise bu çalışmada karaciğer tümörüne kemoterapötik ilaçlar vermek için iyonik sıvıların yeni bir uygulamasını gösterdiklerine işaret ediyor.  Geliştirilen kanser ilacı, Harvard Üniversitesi tarafından “kanserle mücadelede önemli gelişme” şeklinde lanse edilirken; 10 Şubat’ta yayımlanan “Science Translational Medicine” isimli tıp dergisinin kapağında da yer aldı.

Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2021/02/210211113838.htm

İş Dünyasının Geleceğinde 5G’nin Kritik Rolü Ne Olacak?

İş dünyasının geleceğini anlamak, telekomünikasyon şirketlerinin ne yaptığını ve neye yatırım yaptıklarını yakından izlemekten geçiyor. Özellikle Covid-19 ile değişen iş dünyası salgının sona ermesiyle de eski formuna geri dönmeyecek ve 5G bu yeni dönemin temel taşlarından biri haline gelecek.

Covid-19 pandemisi hayatımızdaki pek çok şey gibi teknoloji dünyamızı da değiştirdi ve salgın sona erdikten sonra dahi bunun sonsuza dek değişmesi muhtemel görünüyor. Örneğin ABD’de şu anda mevcut işgücünün yarısı uzaktan çalışıyor ve pandemi sona erdikten sonra dahi beşte üçü bunu yapmaya devam etmek istediğini söylüyor. Teknoloji altyapımızın kendisi de derin etkilerle birlikte değişimden nasibini alıyor.

5G daha gerekli bir zamanda olamazdı

Bugünlerde telekom endüstrisinin, daha çok 5G olarak bilinen daha güçlü kablosuz ağlara geçişinde inanılmaz bir enerjisi bulunuyor. Veri analizi, hesaplama ve iletişim yeteneklerini, verilerin hem algılandığı hem de kullanıma sunulduğu yerlere yaklaştıran “uç hesaplamanın” temel taşı olarak görülen 5G ağları, daha iyi bağlantı, daha yüksek hızlar ve daha az gecikme süresi vaat ediyor. Önceki sistemlerden daha verimli olan 5G sistemi, ayrıca yüksek bant genişliği hızı, düşük gecikme süresi ve daha hızlı karar verme gerektiren yeni uygulamaları da etkinleştirebiliyor. Bu daha güçlü kablosuz ağlardan en çok yararlanacak sektörler arasında ise üretim, oyun, teknoloji ve eğlence yer alıyor. Video akışı yapan, uzak filoları yöneten veya endüstriyel robotları çalıştıran işletmeler de bu teknolojiden faydalanacaklar arasında… Hatta uzak yerlere seyahat edemeyen doktorların 5G ile daha kapsamlı muayeneler yapabilmesi bekleniyor.  

Neden bu kadar önemli?

Bunların yanında 5G beraberinde akıllı şehirler, teletıp, yapay zeka destekli müşteri hizmetleri veya kişiselleştirme sistemleri ve hassas tarım gibi gelişmeleri de getireceği tahmin ediliyor. Yapay gerçeklik ve sanal gerçeklik gibi uygulamaları da teşvik etmesi beklenen yeni teknolojinin diğer gelişmelerin yanında ürün geliştirme, eğitim ve kentsel altyapıyı da etkileyebileceği düşünülüyor. Nitekim, Telefónica Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO’su José María Álvarez-Pallete, bu yılki pandeminin uzaktan çalışma ve çevrimiçi eğitim ile eğlence gibi davranışların hızla benimsenmesine yol açtığını belirterek, bunların pandeminin sona ermesinden sonra bile önemli olmaya devam edeceğini söylüyor. Bu noktada devreye bağlantının önemi giriyor ve tüm bunlar 5G’nin neden bu kadar önemli olacağının da temelini oluşturuyor.

Derin uçurumlar var

Öte yandan bu denli büyük gelişmelerin beraberinde teknoloji eşitsizliklerini getirmesinden endişe ediliyor. Örneğin Avrupa Birliği ülkelerindeki çalışanların yüzde 37’sinin tele-çalışma yapabileceği tahmin edilirken; bunu mümkün kılacak olanaklara ulaşmada özellikle beyaz ve mavi yakalı çalışanlar arasında derin ayrımlar bulunuyor. Söz konusu uçurumun ortaya çıktığı bir diğer alan da eğitim… Hem donanım hem de bant genişliğinden yoksun olan yoksul öğrencilerle birlikte, “geniş banda sahip olanlar” ve “olmayanlar” arasındaki boşluk, halk eğitiminde daha da belirgin hale geliyor. Bu nedenlerle bir tarafta potansiyel teknoloji eşitsizliklerini kapatmak için altyapıya yatırım yapılması gerekiyor, diğer tarafta da minimum iyi bant genişliği eşiğinin, temiz suya erişim eşiği kadar önemli bir sivil standart haline gelmesi bekleniyor.

Kaynak:

https://www.forbes.com/sites/googlecloud/2021/01/27/the-critical-role-of-5g-in-the-future-of-work/?sh=1ec95eaf6619

 

Duygularımızı Algılayan Yapay Zekadan Bir Adım Daha

Yüz tanıma sistemlerini bir adım ileriye taşıyan ve insan duygularını analiz eden programlar kısa sürede dünya çapında büyük bir pazar haline geldi. Peki, özellikle “eğitim” alanında kullanılan bu yeni teknoloji, ne kadar işe yarıyor ve toplumları nasıl etkiliyor?

Yapay zeka sistemleri geliştikçe buna paralel olarak derin öğrenme, sürücüsüz araçlar, sinir ağları, otonom robotlar ve yüz tanıma sistemleri de değişiyor ve kendini geliştiriyor. Özellikle yüz tanıma sistemleri, artık kamusal alanın her yerinde ve sokakta yürürken bu teknolojiyle karşılaşmamak neredeyse imkansız… Öyle ki ortalama bir Amerikalı günde 40’a yakın kameranın görüş alanına girerken bu sayı kimilerinde haftada 1000’e kadar çıkabiliyor. Üstelik söz konusu yüz tanıma sistemleri günümüzde sadece insanların görüntülerini almakla kalmıyor ve insanların duygularını da analiz edebiliyor.

Kameralar öğrencileri izliyor

Buna yönelik en dikkat çekici çalışma Pekin’de bir ortaokulda gerçekleştirildi. Buna göre her sınıfa yerleştirilen güvenlik kameraları, öğrencilerin yüz ifadelerini görüntüledi ve bu görüntüler Hanwang Technology tarafından geliştirilen bir “duygu tanıma” programına aktarıldı. Yazılım her öğrencinin yüzünü tanımladıktan sonra davranışlarını analiz etmeye başladı ve ortaya çarpıcı sonuçlar çıktı. Gözleri masasında dolaşan bir öğrencinin “dikkatinin dağılmış” olduğu varsayılırken; gözlerini tahtaya dikmiş bir öğrenci de “odaklanmış” olarak nitelendirildi. Üstelik analiz edilen davranışlar bununla da kalmadı ve öğrencilerin, sorulan soruları cevaplama, sınıftaki diğer öğrencilerle kurdukları etkileşim, not alma veya uyumak gibi davranışları da mercek altına alındı.

Her duygusal tepki evrensel olmayabilir

Öte yandan duygu tanıma ile ilgili 1000’den fazla araştırmayı inceleyen bir 2019 meta-analizi, ortaya çıkan sonuçlara şüphe ile yaklaşıyor. Zira duygu tanıma teknolojisi, temelde kusurlu bir fikre dayanıyor. Bir algoritma, bir kişinin yüz ifadelerini analiz ederek o kişinin içsel durumunu veya ruh halini tanımlayabiliyor. Oysaki gerçekte araştırmalar bir kişinin neşe, endişe veya tiksinti gibi duygular yaşadığında tutarlı ve evrensel şekillerde tepki vermediğini ortaya koyuyor. Yani pek çok insan üzülürse kaşlarını çatabilirken, bu tepki kültür, durum ve an gibi faktörlere de bağlı olarak değişebiliyor.

Her şeye rağmen pazar büyüyor

Yine de bu araştırmalardaki bu bulgulara rağmen Amazon, Microsoft ve Google gibi büyük teknoloji şirketleri, müşterilerine duygu tanımlama teknolojisini sunmaktan vazgeçmiyor. Öyle ki küresel duygu tanıma pazarının bir tahmine göre 2023 yılına kadar 33 milyar doların üzerinde olması bekleniyor. Araştırma analisti Vidushi Marda, buna yönelik olarak yeni teknolojilerin toplumlarda illaki çalıştıkları veya etki gösterdikleri için çoğalmadığına dikkat çekerek “Bu teknolojiler bunları inşa eden, satan-kullanan aktörler ve kurumlar nedeniyle işe yaradığını iddia ediyor” diyor.

https://restofworld.org/2021/chinas-emotion-recognition-tech/

 

 

 

McMaster Üniversitesi Laboratuvarında Yağ ve Kas Hücrelerinden Oluşan Et Türü Geliştirildi

Kanada’nın Hamilton kentindeki McMaster Üniversitesi bilim insanları, laboratuvar ortamında hem yağ hem de kas hücrelerinden oluşan yeni et türü üretti. Uzmanların ifadesiyle söz konusu teknoloji, toprak ve su kaynakları üzerindeki etkinin azaltılmasına imkan tanıyacak.

McMaster araştırmacıları Prof. Ravi Selvaganapathy ve Prof. Alireza Shahin-Shamsabadi, insan nakilleri için doku elde etmede kullanılan bir yöntemden uyarladıkları teknikle, laboratuvar ortamında yetiştirilen ince işlenmiş kas ve yağ hücrelerini istifleyerek et elde etmeyi başardıklarını söyledi. Bilim insanları, bu çalışma sırasında toprak ve su kaynaklarını zorlayan ve üretilmesi sırasında rahatsız edici sera gazı üreten et tedarik krizinden ilham aldı.

Et üretimi sürdürülebilir değil

Çalışmaları hakkında bilgi veren Selvaganapathy, her biri yaklaşık bir A4 kâğıdı kalınlığındaki canlı hücre tabakalarının, önce kültür içinde büyütüldüğünü ardından da soyulmadan, istiflenmeden ve katlanmadan önce büyüme plakaları üzerinde konsantre edildiğini anlattı. Tabakaların, hücreler ölmeden önce doğal olarak birbirine bağlandığını kaydeden Selvaganapathy, tavşan hücrelerinden elde ettikleri yeni formdaki eti pişirip yediklerini ve tadının tıpkı et gibi hissedildiğini dile getirdi. Şu anda et üretiminin sürdürülebilir olmadığının altını çizen Selvaganapathy, et üretmenin alternatif bir yolu olması gerektiğini söylüyor.

Hem kas hem yağ birleştirildi

Araştırmacılar, hayvanları yetiştirmeden ve hasat etmeden canlı et üretmenin çok daha sürdürülebilir, daha sağlıklı ve çok daha az israf olacağını belirtiyor. Daha önce başka kültürlenmiş et türleri geliştirilmiş olsa da McMaster araştırmacıları, tüketicilerin kabul edeceği, keyif alacağı ve satın alacağı ürünler yaratmak için en iyi potansiyele sahip olduklarını iddia ediyor. Daha önce de yapay et denemelerinin yapıldığını ve bu çalışmalarda sadece kas geliştirilebildiğini söyleyen Selvaganapathy, “Etin tadını veren yağdır ve biz hem yağı hem de kası birleştirebildik” diye konuşuyor.

Kaynak:

https://www.sciencedaily.com/releases/2021/01/210119122038.htm

NASA, Yeni Uzay Teleskobuyla Big Bang’i Keşfedecek

Büyük Patlama (Big Bang) teorisini ve galaksilerin kökenlerini incelemek isteyen NASA, bunun için Spektro-Işık Ölçer, Yeniden İyonlaşma Devri ve Buz Gezgini (SPHEREx) isimli teleskobu uzaya fırlatmayı planlıyor. Bu yeni uzay teleskopu, bilim insanlarının evreninin kökenine ve o zamandan beri onu dolduran galaksilere ve gezegen sistemlerine doğru zamanda geriye bakmalarına yardımcı olacak.

Uzun yıllardan beri büyük bir merak konusu olan Büyük Patlama (Big Bang) için NASA araştırma çalışmalarında önemli bir adım attı. Buna göre uzay ajansı, Spektro-Işık Ölçer, Yeniden İyonlaşma Devri ve Buz Gezgini (SPHEREx) isimli teleskobu uzaya fırlatarak Büyük Patlama’daki sırları öğrenmeyi amaçlıyor. NASA geçtiğimiz günlerde yayınladığı blog yazısında; misyonun C aşamasına girdiğini, yani NASA’nın gözlemevinin ön tasarımlarını onayladığını, donanım ve yazılımın son aşamada olduğunu söyledi. Söz konusu görev Büyük Patlama’nın hemen ardından evrenin nasıl hızla genişlediğine dair anlayışımızı da daha ileriye taşıyacak. Kompakt bir araba boyutlarına sahip olacak ve kızılötesi ışığı renklerine ayıran aletler kullanacak olan SPHEREx’in yaklaşık 1,2 ton ağırlığında olması bekleniyor.

Yaşam kanıtı arayacak

İki yıl sürmesi planlanan çalışma sırasında, NASA’nın uzay teleskobu, galaksileri, yıldızları, bulutsuları ve diğer nesneleri içerecek dev bir veri tabanı oluşturmak için tüm gökyüzünü dört kez haritalayacak. SPHEREx’in verileriyle oluşturulan harita, bir nesnenin Dünya’yla mesafesini de tahmin edebilecek. Bilim insanları, bu görev kapsamında 300 milyondan fazla yakın ve uzak galaksi hakkında veri toplamayı bekliyor. Teleskop aynı zamanda Samanyolu galaksisindeki 100 milyondan fazla yıldızı araştırırken, yıldız fidanlıklarında ve yıldızların etrafındaki yeni gezegenlerin oluşabileceği alanlarda su buzunu ve diğer organik molekülleri araştıracak.

Maliyeti 250 milyon dolar

NASA yaptığı açıklamada, “Dünya okyanuslarındaki suyun kaynağını ve Big Bang’i görebileceğiz” diyor. NASA’da SPHEREx proje yöneticisi olan Allen Farrington ise konuya ilişkin yaptığı açıklamada, “Bu, siyah-beyaz görüntülerden renkliye geçmek kadar önemli bir etki yaratacak” ifadelerini kullandı. NASA’nın Güney Kaliforniya’daki laboratuvarı tarafından yönetilen ve 29 aylık süre içerisinde tasarım ile yapım bileşenlerini tamamlanmaya çalışılan SPHEREx’in Haziran 2024 ile Nisan 2025 tarihleri arasında göreve başlaması amaçlanıyor. Görev açıklandığında gelen tahminlere göre uzay aracının toplam maliyeti yaklaşık 250 milyon dolar olacak.

 

Kaynak:
https://edition.cnn.com/2021/01/07/world/nasa-spherex-telescope-scn-trnd/index.html

 

 

WhatsApp’ın Gizlilik Sözleşmesi Dikkatleri Üzerine Çekti

Dünya genelinde 2 milyar kişi tarafından kullanılan WhatsApp’ın yayınladığı “gizlilik ilkeleri” haftanın en çok tartışılan gündemi oldu. Türkiye dahil olmak üzere pek çok ülkede geçerli olacak kuralları kabul etmeyenler uygulamayı kullanamayacak. Peki, son değişiklik hangi kişisel verileri etkiliyor ve kişisel iletişiminiz bu durumdan ne kadar etkilenecek?

Birkaç yıl önce Facebook tarafından satın alınan WhatsApp’in geçtiğimiz günlerde yayınladığı “yeni gizlilik ilkeleri” pek çok kişinin tepkisini çekti. Buna göre WhatsApp, Türkiye de dahil olmak üzere pek çok ülkedeki kullanıcılarına göndermiş olduğu bildirim ile Gizlilik Sözleşmesi’nin güncelleneceğini ve 8 Şubat itibarıyla de yeni WhatsApp Gizlilik Sözleşmesi’ni kabul etmeyenlerin uygulamayı kullanamayacağını belirtti. Öte yandan AB ülkeleri için WhatsApp yeni kullanıcı sözleşmesinin ise kabul edilmesinin zorunlu olmayacağı açıklandı.

Son değişiklik uçtan uca şifreleme uygulamasını etkilemiyor bu da gönderilen mesajların, fotoğrafların ya da diğer içeriklerin sadece kendi akıllı telefonunuzda ya da gönderdiğiniz kişilerin cihazlarında görüntülenebilmesi anlamına geliyor. Yani WhatsApp ve Facebook mesajların içeriğini görüntüleyemiyorken; WhatsApp’ın kullandığı ve paylaştığı veriler daha çok kullanıcıların uygulamayı nasıl kullandığına yönelik bilgilerden oluşuyor. Kullanıcıların yeni sözleşmeyi kabul etmeleri durumunda Facebook ile paylaşmayı taahhüt ettiği bilgiler arasında ise şunlar bulunuyor: Hesap bilgileri, mesajlar, bağlantılar, durum bilgisi, işlem ve ödeme verileri, müşteri desteği ve diğer iletişimler, kullanım ve kayıt bilgileri, cihaz ve bağlantı bilgileri, konum bilgileri, çerezler, başkalarının sizin hakkınızda sağladığı bilgiler, kullanıcı şikayetleri, WhatsApp’taki işletmeler, üçüncü taraf hizmet sağlayıcıları, üçüncü taraf hizmetleri. Konuya ilişkin bir açıklama yapan Johns Hopkins Üniversitesi’nden kriptolog Matthew Green, WhatsApp’ın mesajların içeriğine dair gizliliği korumakta gayet iyi olduğunu söylerken; “Öte yandan diğer her şeye dair gizliliğiniz ise ihlal ediliyor gibi gözüküyor” diyor.

Kurallar 2016’dan beri geçerli

Kimi uzmanlara göre WhatsApp’ın son günlerde kullanıcılarının ekranına gönderdiği uyarı, aslında 2016’da Facebook ile hangi verilerin paylaşılacağına dair değişen kuralların bir uzantısı şeklinde… Yani söz konusu kurallar hali hazırda 2016 yılından beri geçerli. Geçtiğimiz hafta devreye giren yeni gizlilik sözleşmesi ise daha çok WhatsApp’ın işletme hesabı olan kullanıcılarının sürdürdüğü iletişimin nasıl depolanacağına ilişkin bir değişiklikten ibaret. Öte yandan 2016’da gizlilik ve veri paylaşımı kurallarıyla ilgili yapılan büyük güncellemede kullanıcılara bazı verilerin Facebook ile paylaşılmasını devre dışı bırakabilmeleri seçeneği sunulmuştu ama yeni sözleşme bu seçeneği de ortadan kaldırıyor.

Dünya genelinde 2 milyara yakın insan tarafından kullanılan WhatsApp’ın yeni güncellemesine ilişkin tartışmalar devam ederken; şirket, e-mail ile bir açıklama yaparak konuya ilişkin yeni detaylar paylaştı. Yeni güncellemeyle kişisel iletişime ilişkin verilerin etkilenmeyeceğinin belirtildiği açıklamada şunlar denildi: “Ekim ayındaki duyuruda da belirttiğimiz gibi, WhatsApp platform üzerinden yapılan alışverişleri ve işletmelerden alınan yardımları kolaylaştırmak istiyoruz. Birçok insan WhatsApp’ı aileleri ve arkadaşlarıyla iletişim kurmak için kullansa da işletmelere ulaşan kullanıcı sayısı da artıyor. Bu sayede, işletmeler ana şirketimiz Facebook üzerinden güvenli hosting hizmeti alma seçeneğine sahip olabilecekler. Bu güncelleme WhatsApp’ın Facebook’la veri paylaşımı pratiklerini değiştirmiyor ve dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar arkadaşlarınız ve ailenizle özel iletişiminizi etkilemiyor. WhatsApp insanların gizliliğini korumaya derinden bağlı. Önümüzdeki ay boyunca yeni güvenlik politikamızı inceleyebilmeleri için WhatsApp üzerinden direkt olarak kullanıcılarla iletişim halindeyiz.”

Rekabet Kurulu ve Kişisel Verileri Koruma Kurulu’ndan soruşturma

Öte yandan Rekabet Kurulu da tepki çeken gizlilik ilkeleri kararından sonra Facebook ve WhatsApp hakkında soruşturma başlattı. Kurulun açıklamasına göre Facebook’un yeni WhatsApp Gizlilik Sözleşmesi ile birlikte zorunlu kıldığı veri paylaşımı zorunluluğu hakkında soruşturma başlatıldı. Ayrıca yine aynı açıklamada Facebook’un WhatsApp verilerinin paylaşılması zorunluluğunu durdurması ve zorunluluğu durdurduğunu kullanıcılara bildirmesi gerektiği ifade edildi.

Rekabet Kurumu’nun ardından bir açıklama da Kişisel Verileri Koruma Kurulu’ndan geldi ve kurul, konuyla ilgili olarak inceleme başlattığını açıkladı. Buna göre KVKK, WhatsApp hakkında yurt dışına veri aktarımı ve temel ilkeler yönünden resen inceleme başlattı. Bu andan itibaren KVKK, dünyanın en popüler anlık mesajlaşma uygulaması olan WhatsApp’tan konuyla ilgili olarak bilgi ve belge talep edecek. Kurul, süreci takip ettikten sonra 8 Şubat’ta yeniden değerlendirme toplantısı gerçekleştirecek.

 

Kaynak:

https://www.wired.com/story/whatsapp-facebook-data-share-notification/

https://www.bbc.com/news/technology-55573149

Oxford Üniversitesi’nde Karbondioksitten Jet Yakıtı Üretildi

Havayolu taşımacılığında sıfır emisyon elde etmek isteyen Oxford Üniversitesi’ndeki bir ekip, laboratuvar ortamında karbondioksit kullanarak jet yakıtı üretmeyi başardı. Yolcu uçaklarını daha çevreci yapabilecek bu teknoloji aynı zamanda mevcut yöntemlerden daha ucuz olarak üretildi.

Havacılık endüstrisi, jetler tarafından üretilen karbondioksiti telafi etmek için son on yılda ağaç dikme projeleri veya rüzgar çiftlikleri gibi projelerle küresel karbon ayak izini azaltmanın yollarını arıyor. Aynı zamanda, San Francisco, Chicago ve Los Angeles’taki havalimanları ise karbon azaltma hedeflerine ulaşmaya yardımcı olmak için daha çevreci alternatif yakıtlarla uçaklara yakıt sağlıyor. Şimdi de Birleşik Krallık’ta bulunan Oxford Üniversitesi’ndeki bir ekip, gaz yakan motorlar tarafından yayılan ve bir sera gazı olan karbondioksiti jet yakıtına dönüştürebilecek deneysel bir süreç geliştirdi. Demir bazlı kimyasal reaksiyon kullanan sürecin başarılı olması durumunda uçaklar “net sıfır” emisyona sahip olabilecek.

Süreci tersine çeviriyor

Petrol veya doğal gaz gibi fosil yakıtlar yandığında hidrokarbonları karbondioksite dönüşüyor, su ve enerji açığa çıkıyor. Bu deney, organik yanma yöntemi (OCM) adı verilen bir yöntem kullanarak karbondioksiti yeniden yakıta dönüştürme sürecini tersine çeviriyor. Buna göre ekip, sitrik aside, hidrojene ve karbondioksite demir, manganez ve potasyumdan yapılmış bir katalizöre ısı ekleyerek, bir jette çalışacak sıvı yakıt üretmeyi başardı. Deney, paslanmaz çelik bir reaktörde yapıldı ve şimdilik yalnızca birkaç gram madde üretildi.

Mevcut yöntemlerden daha ucuz

Karbondioksit, gezegeni ısıtan sera gazlarının en yaygın olanı ve onu atmosferden uzak tutmak küresel ısınmayı azaltmaya yardımcı olabilecek. Süreci tasarlayan ve gerçekleştiren kimya mühendisleri de bunun iklimde oyun değiştirici olabileceğinden umutlu… Oxford Kimya Bölümü’nde kıdemli araştırma görevlisi Tiancun Xiao, iklim değişikliğinin hızlandığını ve çok büyük karbondioksit emisyonlarının bulunduğunu söyleyerek “Bu süreç, iklim değişikliğini hafifletmeye ve mevcut karbon altyapısını sürdürülebilir kalkınma için kullanmaya yardımcı olabilir” diyor. Aynı zamanda Xiao ve meslektaşları yeni yöntemin, hidrojeni ve suyu yakıta dönüştüren mevcut yöntemlerden daha ucuz olacağını söylüyor. Bunun nedeni de “Hidrojenizasyon” adı verilen bu süreçte, daha az elektrik kullanılıyor olması… Xiao, bir çelik, çimento fabrikasının veya kömür yakan bir elektrik santralinin yanına bir jet yakıtı tesisi kurmayı ve yakıtı üretebilmek için fazla karbondioksiti yakalamayı öngörüyor.

Kaynak:

https://www.wired.com/story/could-carbon-dioxide-be-turned-into-jet-fuel/

 

2020 Yılında Öne Çıkan 10 Teknolojik Gelişme

Karbon emisyonlarını minimuma indirmeyi başardığımız, uçakların elektrikli motorlarla uçtuğu ve arabaların yeşil hidrojenle çalıştığı bir dünya hayal edin… Genetik hastalıkların ortadan kalktığı ve diğer birçok hastalığı erken ve doğru bir şekilde teşhis edebileceğimiz bir dünya… Dijital dünyamızın fiziksel dünyamızı geliştirdiği bir dünya… Bu dünya yakında teknik olarak mümkün olacak. Peki bu yeni dünyanın arkasında hangi teknolojiler bulunacak? Dünya Ekonomik Forumu Scientific American dergisinde “The Top 10 Emerging Technologies of 2020 (2020’nin Yükselen 10 Teknolojisi)” adlı bir rapor yayınlandı. Buna göre artan sağlık ve küresel ısınma endişelerinin ardından bu yıl en çok çevre ve sağlık alanındaki teknolojik gelişmeler ön plana çıktı.

Dijital tıp

Dijital tıp, yakın bir zamanda doktorların yerini almayacak. Öte yandan sağlık hizmetlerine ulaşım imkanı sınırlı hastalara destek sağlayarak, hastaların düzenli takibine katkı sağlayacak. Şu anda kullanılmakta olan akıllı saat gibi küçük bir cihaz bile artık tansiyon ve kalp rahatsızlığı olan kişilerde kalp ritmini ölçüyor. Bu sistemin daha da gelişmesi demek bir akıllı saatin depresyon, solunum bozukluğu, alzheimer gibi rahatsızlıkları tespit ve takip edebilmesi anlamına geliyor.

Acı vermeyen mikro iğneler

Bir kağıt yaprağının derinliğinde ve bir insan saçı genişliğinde küçük iğneler düşünün… İşte bu mikro iğneler, insanlara ağrısız iğne yapma ve kan testi imkanı sunuyor aynı zamanda altta yatan sinir uçlarına zarar vermeden deriye nüfuz edebiliyor. Bu iğneler ayrıca, kan testlerinin eğitimli personellere ihtiyaç duymadan sağlık hizmetlerinin yetersiz olduğu yerlerde de yapılmasını mümkün kılıyor.

Elektrikli havacılık

Elektrikle çalışan hava araçları döneminin çok da uzağında değiliz. Özellikle Airbus ve NASA başta olmak üzere pek çok kurum karbon emisyonunu azaltacak, yakıt maliyetleri düşürecek ve gürültü kirliliğini en aza indirecek elektrikli hava projeleri üzerinde çalışıyor. Şu anda halihazırda şehir içi hava trafiğinde kullanılacak elektrikli hava aracı konusunda 170 projenin olduğu biliniyor.

Güneş enerjili kimya

Kullandığımız kimyasalların neredeyse tamamının üretiminde fosil yakıtlar kullanılıyor. Bunun gezegene verdiği zarar ise oldukça fazla… Yeni teknolojik gelişmeler ışığında ise atık karbondioksiti yararlı kimyasallara dönüştürmek için güneş ışığı kullanılarak salınım oranının azaltılması hedefleniyor. Böylece deterjanlara, gübreye hatta ilaçlara kadar her şeye dönüştürülebilen atık gazdan faydalı bileşikler üretmek için güneş enerjisi rafinerileri kurulması hedefleniyor.

Sanal tedavi

Klinik deneylerde insan faktörünün ortadan kalkmak üzere olduğu bir dönemden geçiyoruz. Buna göre bir organdan alınan yüksek çözünürlüklü veriler, organın işlevini kontrol eden mekanizmaların karmaşık bir matematiksel modeline dönüştürülüyor. Daha sonra ortaya çıkan denklemleri çözen bilgisayar algoritmaları, tıpkı gerçek bir organ gibi davranmaya başlıyor. Deneysel aşılar, ilaçlar ve tedaviler bu sanal organlar üzerinde denenerek aradaki süreç daha hızlı, daha güvenilir ve daha az maliyetli bir hale geliyor.

Yeşil hidrojen

Hidrojen doğaya en az zarar veren yakıt türlerinden zira, yandığı zaman atık olarak ortaya sadece su çıkarıyor. Yenilenebilir kaynaklı elektrikle hidrojenin sudan elektroliz yoluyla ayrılması olarak adlandırılan yeşil hidrojen projesi ile karbon salınımının sıfırlanması hedefleniyor.

Düşük karbonlu çimento

Günümüzde 4 milyar tona yakın çimento üretiliyor ve karbon salınımının yüzde 8’ini çimento üretimi oluşturuyor. Önümüzdeki 30 yılda ise artan kentleşmeye paralel olarak bu üretimin 5 milyar tona çıkması bekleniyor. Bu sebeple birçok start-up ve araştırmacı çimentonun karbon tutma oranını düşürecek, beton bileşenlerinden çimentoyu tamamen çıkaracak veya daha az karbon salınımı yapacak bir çimento üretim teknolojisi üzerinde çalışmalarını sürdürüyor.

Uzamsal harita

Fiziksel ve dijital dünya sanal gerçeklik ve artırılmış gerçeklik teknolojileri ile bir araya geldi. Çağımızın en önde gelen teknolojilerinden biri olan “uzamsal harita” projesi ise bunu bir adım öteye taşıyor ve bu sayede hem dijital hem de gerçek dünyada nesnelerin hareket ve etkileşimleri izlenebiliyor, hatta kontrol edilebiliyor. Bunun ise endüstri, sağlık, ulaşım, ev teknolojileri gibi konularda yeni gelişmelerin önünü açacağı düşünülüyor.

Tüm genom sentezi

Genetik üzerinde yapılan çalışmaların kolaylaşması ile biyokütle ve atık gazlardaki kimyasallar ayrıştırılabiliyor, yakıtlar ve inşaat malzemelerinin üretimi sürdürülebilir hale gelebiliyor, dirençli bitkiler yaratılabiliyor hatta insan genomu yeniden yazılabiliyor. Özellikle virüslerin nasıl yayıldığı konusunda çok fazla bilgi vermesi beklenen teknoloji ile aşının üretilmesi konusunda çok daha fazla yol alınacak.

Kuantum algılama

Görüntü teknolojileri olmadan gören aletler ya da insanların beyin aktivitelerini izleyen tarayıcılar artık günümüzün teknolojilerinden… Üzerinde çalışılmakta olan ve nesnelerin farklı enerji durumlarındaki elektronlarını algılayarak hassas bir şekilde çalışan kuantum sensörleri ise yakın bir zamanda görünenden çok daha fazlasını bilmemizi sağlayabilecek. Bilim insanları kişilerin daha güvenilir yol takibinden beyin aktivitelerine kadar pek çok özelliği mümkün hale getirmesi planlanan kuantum algılama tekniği ile ilgili çalışmalarına devam ediyor.

 

Kaynak:

https://www.weforum.org/reports/top-10-emerging-technologies-2020

 

 

 

Texas Üniversitesi’nde Dünyanın En Küçük Atom Hafıza Birimi Oluşturuldu

Texas Üniversitesi’ndeki bilim insanları dünyanın en küçük belleğini oluşturmayı başardı. Uzmanlara göre bu yeni teknolojiyle birlikte daha az güç tüketen ancak daha hızlı ve daha akıllı cihazların üretilmesinin önü açılacak.

Texas Üniversitesi’ndeki mühendisler, bir nanometre kare ölçüsünde iki boyutlu bir malzemeden yapılmış, şimdiye kadarki en küçük bellek depolama cihazlarından birini yarattı. “Atomistör” olarak adlandırılan cihaz, inanılmaz bilgi yoğunluğuna sahip çok daha küçük bellek sistemlerinin yolunu açabilecek tek atomların hareketleri üzerinde çalışıyor. Mühendislerin şimdiye kadarki en küçük bellek cihazını yaratmasıyla birlikte tüketici elektroniğinden büyük veriye ve beyinden ilham alan hesaplamaya kadar her şey için kullanılabilecek daha hızlı ve daha akıllı yongaların da önü açılmış oldu. Aynı zamanda bilim insanları, süreç içerisinde bu küçük cihaz için yoğun bellek depolama özelliğinin önünü açabilecek fizik dinamiğini de çözdüklerini açıkladı.

İki yıl önce o dönem dünyanın en ince bellek cihazını geliştirilmesini sağlayan keşfin üstüne inşa edilen araştırmayla birlikte boyut daha da küçültülürken; enine kesit alanı bir nanometreye kadar daraltıldı. Araştırmaya göre bu cihazlardaki yoğun bellek depolama yeteneğini sıkıştıracak fizik sorunlarına çözüm bulundu ve bu da boyutun daha da küçültülmesine olanak tanıdı. Aynı zamanda materyalde bulunan boşluklar, yüksek yoğunluklu bellek depolamanın önünü açmak için gerekli olan kilitleri açmayı sağladı. Araştırmacılar, çalışmalarında birincil nanomateryal olarak “MoS2” olarak da bilinen “molibden disülfidi” kullanmalarına rağmen, keşfin yüzlerce atomik olarak ince malzeme için geçerli olabileceğini düşünüyor.

Gelecek nesil uygulamaları etkileyecek

Uzmanlar daha küçük çipler ve bileşenler üretme yarışının tamamen güç ve rahatlık ile ilgili olduğunu söylüyor. Daha küçük işlemcilerle daha kompakt bilgisayarlar ve telefonlar yapılabilir. Bununla birlikte çiplerin küçültülmesi enerji taleplerini azaltır ve kapasiteyi arttırır, bu da daha az güç harcayan daha hızlı, daha akıllı cihazlar anlamına gelir. Araştırmayı finanse eden ABD Ordusu Araştırma Ofisi Müdürü Pani Varanasi, konuya ilişkin olarak “Bu çalışmada elde edilen sonuçlar, ultra yoğun depolama, nöromorfik bilgi işlem sistemleri, radyo frekansı iletişim sistemleri ve Savunma Bakanlığı’nın ilgisini çeken gelecek nesil uygulamaları geliştirmenin yolunu açıyor” diyor. Ölçeklendirme konusunda bilimsel kutsal kâsenin, tek bir atomun bellek işlevini kontrol ettiği seviyeye inmek olduğunu söyleyen Elektrik ve Bilgisayar Mühendisliği Profesörü Deki Akinwande ise kendilerinin bu yeni çalışmada başardıkları şeyin bu olduğunu ifade ediyor.

Araştırmacılar, teknolojinin santimetre kare başına yaklaşık 25Tbit’lik bir bellek yoğunluğu sağlayabileceğini tahmin ediyor. Bu ise ticari olarak temin edilebilen flash bellek cihazlarına kıyasla katman başına 100 kat daha yüksek bellek yoğunluğu anlamına geliyor.

 

Kaynak:

https://www.sciencedaily.com/releases/2020/11/201123161014.htm