Yazar -Hilal Dereli

MIT Araştırmacıları Origamiden İlham Alarak Tıbbi Yama Geliştirdi

Cerrahlar için iç yaraları kapatmak oldukça zorlu bir işlem… MIT mühendisleri, bu zorlukları hafifletmek için origamiden ilham alarak ıslak doku ve organlardaki yırtıklar için çok yönlü yeni bir tıbbi yama geliştirdi. Zamanla kirlenmeye ve biyolojik bozulmaya karşı dirençli olan bu yeni yamalar, cerrahlar tarafından doğrudan veya tıbbi bir robot kullanılarak uzaktan iç yaralara uygulanacak şekilde tasarlandı.

Günümüzde pek çok ameliyat, tümörleri çıkarmak ve hasarlı doku ve organları onarmak için küçük bir kesiğin atıldığı ve minyatür kameralar ile cerrahi aletlerle vücuda girildiği “minimal invaziv” prosedürle gerçekleştiriliyor. Söz konusu işlem, açık cerrahiye kıyasla daha az ağrıya neden olduğu ve daha kısa iyileşme sürelerine sahip olduğu için sıklıkla tercih ediliyor. Öte yandan bu avantajlara rağmen cerrahlar, sürecin önemli bir adımında ciddi zorluklarla karşılaşabiliyorlar: İç yaraların ve yırtıkların kapatılması…

Biyolojik olarak parçalanıyor

Origamiden ilham alan MIT (Massachusetts Teknoloji Enstitüsü) mühendisleri, artık minimal invaziv cerrahi aletlerin etrafına katlanabilen ve iç yaralanmaları düzeltmek için hava yolları, bağırsaklar ve diğer dar alanlardan iletilebilen tıbbi bir yama tasarladı. Yama, kuruduğunda katlanabilir, kağıt benzeri bir filme benziyor, ıslak dokularla veya organlarla temas ettiğinde ise kontakt lense benzer esnek bir jele dönüşüyor ve yaralı bölgeye yapışabiliyor. Mevcut cerrahi yapıştırıcıların aksine, ekip yeni bandı bakterilere ve vücut sıvılarına maruz kaldığında kontaminasyona direnecek şekilde tasarladı. Üstelik yama zaman içerisinde güvenli bir şekilde biyolojik olarak parçalanabiliyor.

MIT’de Makine Mühendisliği ve İnşaat ve Çevre Mühendisliği Profesörü Xuanhe Zhao, minimal invaziv cerrahinin ve robotik cerrahinin, açık cerrahiye bağlı travmayı azalttığı ve iyileşmeyi hızlandırdığı için giderek daha fazla benimsendiğini söyleyerek “Bununla birlikte, bu ameliyatlarda iç yaraların kapatılması zor” diyor. Minnesota, Rochester’daki Mayo Clinic’te kardiyak anestezi uzmanı ve yoğun bakım doktoru olan eş yazar Christoph Nabzdyk ise bu yama teknolojisinin birçok alanı kapsadığını belirterek, yeni teknolojinin kolonoskopideki bir perforasyonu onarmak veya bir travma veya elektif cerrahi müdahaleden sonra katı organları veya kan damarlarını kapatmak için kullanılabileceğini vurguluyor.

Üç hedefe de ulaşıldı

Günümüzde minimal invaziv ameliyatlarda kullanılan biyo-yapışkanlar, çoğunlukla zarar görmüş dokulara yayılabilen biyolojik olarak parçalanabilen sıvılar ve yapıştırıcılar özelliğinde… Öte yandan bu yapıştırıcılar katılaştığında, altta yatan daha yumuşak yüzey üzerinde sertleşerek kusurlu bir sızdırmazlık oluşturabiliyor. Kan ve diğer biyolojik sıvılar da yapıştırıcıları kontamine ederek yaralı bölgeye başarılı bir şekilde yapışmayı önleyebiliyor. Mevcut tasarımların neden olduğu sorunlar göz önüne alındığında, ekip üç işlevsel gereksinimi karşılayacak bir alternatif oluşturmayı amaçladı. Buna göre yeni yama, yaralı bir bölgenin ıslak yüzeyine yapışabilmeli, hedefine ulaşmadan önce herhangi bir şeye bağlanmamalı ve yaralı bir bölgeye uygulandığında bakteriyel kontaminasyona ve aşırı inflamasyona direnç göstermeli… Ekibin yeni tasarımı, üç katmanlı bir yama biçiminde bu üç gereksinimi de karşılıyor.

Çalışmanın baş yazarlarından Hyunwoo Yuk, “Minimal invaziv cerrahide, bir yapıştırıcı uygulamak için bir bölgeye kolayca erişme lüksüne sahip değilsiniz” diyor ve hedefe giderken çok sayıda rastgele kirletici madde ve vücut sıvısıyla savaşıldığını vurguluyor. Bir diğer yazar, MIT’den Jingjing Wu da “Bu yamanın biçim ve işlevindeki kavramsal yeniliğin, robotik cerrahide çeviri engellerini aşmaya ve biyo-yapışkan malzemelerin daha yaygın olarak benimsenmesini kolaylaştırmaya yönelik heyecan verici bir adımı temsil ettiğine inanıyoruz” diye konuşuyor.

 

Kaynak: https://news.mit.edu/2021/origami-inspired-medical-patch-sealing-internal-injuries-0202

Ohio Eyalet Üniversitesi Bilim İnsanları Dakikalar İçinde Tasarlanan DNA Robotları Geliştirdi

Bilim insanlarına göre gelecekte minik DNA tabanlı robotlar ve diğer nano cihazlar vücuda ilaç vererek ölümcül patojenleri tespit edebilecek ve giderek daha küçük elektronikler üretmeye yardımcı olacak. Geçtiğimiz günlerde araştırmacılar, çok daha karmaşık DNA robotları ve nano cihazlar tasarlayabilen yeni bir araç geliştirerek geleceğe doğru büyük bir adım attılar.

Ohio Eyalet Üniversitesinin mühendislik doktora öğrencisi Chao-Min Huang liderliğindeki bilim insanları, “MagicDNA” adını verdikleri yeni bir yazılım açıkladı. Araştırmanın ortak yazarı ve Ohio State’de mekanik ve havacılık mühendisliği doçenti olan Carlos Castro, söz konusu yazılımla birlikte tasarlanması önceden birkaç gün süren nano cihazların artık sadece birkaç dakikada tamamlanabildiğini söylüyor. Bu gelişme de araştırmacılara çok daha karmaşık ve kullanışlı nano cihazlar ve DNA robotları yapabilme fırsatı tanıyacak. Aynı zamanda Castro’ya göre daha karmaşık nano cihazlar yapabilmek tek bir cihazla birden fazla görevi gerçekleştirebilecekleri anlamına geliyor. Buna ilişkin bir örnek veren Castro, “Kan dolaşımına enjekte edildikten sonra belirli bir patojeni tespit edebilen DNA robotları geliştirilebilecek. Cihaz sadece bununla da sınırlı kalmayacak üstelik patojenleri yakalayabilecek veya ilaç enjekte edebilecek. Bir uyarıcıya belirli bir şekilde yanıt veren veya belirli bir şekilde hareket eden robotlar tasarlayabilmek istiyoruz” diyor.

Simülasyona izin verebiliyor

Ohio State’de mekanik ve havacılık mühendisliği profesörü olan çalışmanın ortak yazarı Hai-Jun Su ise “Daha önce, yaklaşık altı ayrı bileşene sahip cihazlar oluşturabiliyor ve bunları eklemler ve menteşelerle birleştirebiliyorduk ve bunların karmaşık hareketler gerçekleştirmesini sağlamaya çalışabiliyorduk” diyerek yeni yazılımla artık kontrol etmesi çok daha kolay olan 20’den fazla bileşene sahip robotlar veya diğer cihazlar yapmanın hiç de zor olmadığını söylüyor. Hai-Jun Su’ya göre bu, yapmalarını istedikleri karmaşık eylemleri gerçekleştirebilecek nanohücreler tasarlama becerileri için büyük bir adım anlamına geliyor.

Yazılımın sağlamış olduğu avantajlar bunlarla sınırlı değil… Yazılım, araştırmacılara tüm tasarımı 3B olarak gerçekleştirmelerine izin veriyor. Daha önceki tasarım araçları, araştırmacıları tasarımlarını 3 boyutlu olarak haritalandırmaya zorlayarak, yalnızca 2 boyutlu tasarıma izin veriyordu. Bunun dışında yazılım, tasarımcıların “aşağıdan yukarıya” veya “yukarıdan aşağıya “DNA yapıları oluşturmasına da olanak tanıyor. “Aşağıdan yukarıya” tasarımda, araştırmacılar tek tek DNA zincirlerini alıyor ve onları istedikleri yapı içinde nasıl organize edeceklerine karar veriyor, bu da yerel cihaz yapısı ve özellikleri üzerinde hassas kontrol sağlıyor. Öte yandan DNA ipliklerinin nasıl bir araya getirileceğini otomatikleştiren “yukarıdan aşağıya” bir yaklaşım da benimseyebiliyorlar. Castro, bu iki yaklaşımı birleştirmenin, bireysel bileşen özellikleri üzerinde hassas kontrol sağlarken, genel geometrinin karmaşıklığını arttırmaya izin verdiğini söylüyor. Yazılımın bir diğer önemli unsuru da tasarlanan DNA cihazlarının gerçek dünyada nasıl hareket edeceğine ve çalışacağına dair simülasyonlara izin vermesi… Buna ilişkin olarak Castro, “Cihazlarımızın gerçekte nasıl çalışacağını simüle edebilmek kritik önem taşıyor. Aksi takdirde, çok fazla zaman harcıyoruz” diyerek bu özelliğin önemini vurguluyor.

DNA nano cihazların ticari uygulamaları da gelecek

Kimya ve biyomoleküler mühendisliği alanında doktora öğrencisi olan ortak yazar Anjelica Kucinic de oluşturdukları cihazlardan bazılarının daha küçük nesneleri alabilen pençeli robot kollara sahip bir uçağa benzeyen yüz nanometre boyutunda bir yapı olduğunu söyleyerek “Bu cihazlar insan saçının genişliğinden 1000 kat daha küçük “diyor. Castro’ya göre ise önümüzdeki birkaç yıl boyunca “MagicDNA” yazılımı üniversitelerde ve diğer araştırma laboratuvarlarında kullanılabilecek hatta gelecekte kullanımı genişleyebilecek. DNA nanoteknolojisine olan ticari ilginin gün geçtikçe arttığını söyleyen Castro, “Önümüzdeki beş ile 10 yıl içinde DNA nano cihazların ticari uygulamalarını görmeye başlayacağımızı düşünüyorum ve bu yazılımın bunu yönetmeye yardımcı olabileceği konusunda iyimseriz” diyor.

 

 

Kaynak:

https://www.laboratoryequipment.com/575245-DNA-Robots-Designed-in-Minutes-Instead-of-Days/

 

NASA, Ay’a SpaceX ile Çıkacak!

NASA, insanlı ay misyonu Artemis’i 2024 yılında hayata geçirmeyi planlıyor. NASA’nın Ay’a güvenli insanlı iniş noktasında ilk iş ortağı ise yapılan açıklamaya göre Elon Musk’ın şirketi SpaceX oldu.

NASA, Artemis programı kapsamında Ay’a dair daha fazla keşfedilmek için 2024 yılında astronotlarını bölgeye göndermeye hazırlanıyor. Misyonun ana hedefi olarak, Ay ve Mars gibi hedeflere uçuşlarda sürekli kullanılabilecek bir kalkış ve iniş sistemi oluşturmak olarak açıklanıyor. Ajans geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada bu görev için iki Amerikalı astronotu ay yüzeyine güvenle taşıyacak ilk ticari insan iniş aracının geliştirilmesine devam etmek için SpaceX’i seçtiğini açıkladı. Bu astronotlardan en az biri Ay’daki ilk kadın olarak tarihe geçmeye hazırlanırken; programının bir diğer amacı da ay yüzeyine ilk beyaz tenli olmayan kişiyi indirmek olacak. NASA’nın konuyla ilgili açıklamasında, söz konusu görevlendirme için 2,89 milyar dolar bütçe ayrıldığı da belirtildi.
Yeniden kullanılabilir bir sistem
NASA’nın Artemis misyonunda dört astronot Orion uzay aracı ile Ay’ın yörüngesine gönderilecek, daha sonra da astronotlardan ikisi Orion’dan, SpaceX tarafından geliştirilecek araca geçerek Ay’a iniş yapacak. Ay’a inecek iki astronotun, dünyaya dönüş yapmadan önce yaklaşık bir hafta boyunca Ay yüzeyinde kalması ve burada araştırmalar yapması planlanıyor. SpaceX’in Ay’a inmek için tasarlayacağı HLS Starship, şirketin test edilmiş Raptor motorlarına ve Falcon ve Dragon araçlarının uçuş mirasına dayanıyor. Starship, geniş bir kabin ve astronot ay yürüyüşleri için iki hava kilidi içeriyor. Starship mimarisinin Ay, Mars ve diğer yerlere seyahat için tasarlanmış tamamen yeniden kullanılabilir bir fırlatma ve iniş sistemine dönüşmesi amaçlanıyor.
Derin uzay çalışmaları için önemli bir adım
NASA İnsan Keşifleri ve Operasyonları Misyon Direktörlüğü’nden Kathy Lueders, NASA ve ortaklarının 21’inci yüzyılda Ay’ın yüzeyine ilk mürettebatlı görevi tamamlayacaklarını söyleyerek, “NASA bugün kadınların eşitliği ve uzun vadeli derin uzay araştırmaları için önemli bir adım atıyor. Bu kritik adım, insanlığı sürdürülebilir ay keşfi yoluna sokuyor ve gözlerimizi Mars dahil güneş sisteminin daha uzaktaki görevlere çeviriyor” diyor. NASA’nın Alabama, Huntsville’deki Marshall Uzay Uçuş Merkezi’nden HLS Program Yöneticisi Lisa Watson-Morgan ise “Bu, NASA ve özellikle Artemis ekibi için heyecan verici bir zaman. Apollo programı sırasında, imkansız gibi görünen şeyi yapmanın mümkün olduğunu kanıtladık: İnsanları Ay’a indirdik. NASA’nın kanıtlanmış teknik uzmanlığından ve yeteneklerinden yararlanırken aynı zamanda sektörle iş birliğine dayalı bir yaklaşım benimseyerek, Amerikan astronotlarını bir kez daha Ay’ın yüzeyine geri götüreceğiz” diyerek bu sefer daha uzun süreler için yeni alanlar keşfedeceklerini kaydediyor.

Kaynak: https://www.nasa.gov/press-release/as-artemis-moves-forward-nasa-picks-spacex-to-land-next-americans-on-moon

İsveçli Otomobil Üreticisi Polestar Açıkladı: Karbon Nötr Araçlar 2030’da Piyasada!

Kullanım esnasında karbon emisyonuna neden olmayan elektrikli araçlar, iklim değişikliğinde mücadele önemli rol oynasa da üretim süreçlerinde çevreye birtakım zararlar verebiliyor. İsveçli otomobil üreticisi Polestar ise üretimi esnasında da karbon emisyonunu sıfırlama sözü verdi ve karbon nötr araçların piyasaya çıkış tarihini açıkladı: 2030

İsveçli elektrikli otomobil markası Polestar, 2030 yılına kadar karbon nötr bir otomobil yaratmak için üretim sürecindeki tüm karbon emisyonlarını ortadan kaldırma planını açıkladı. “Polestar 0” olarak adlandırılan proje, ağaç dikme yoluyla emisyonları dengelemek yerine üretim sürecindeki karbon emisyonlarını ortadan kaldırmaya odaklanacak. “Dengeleme bir kaçıştır” diyen Polestar CEO’su Thomas Ingenlath, “Oysaki bizler kendimizi tamamen karbon nötr bir otomobil yaratmaya zorlayarak, bugün mümkün olanın ötesine geçmek zorundayız. Sıfıra doğru tasarım yaparken her şeyi sorgulamalı, yenilik yapmalı ve üstel teknolojilere bakmalıyız” diye konuşuyor. Tüketicilerin sürdürülebilir bir ekonomiye geçişte büyük bir itici güç olduğunu savunan Ingenlath, bilgili ve etik kararlar alabilmeleri için onlara doğru araçların verilmesi gerektiğini ve 2030’da da karbon nötr bir araba sunmak istediklerini belirtiyor.

Heyecan verici bir zaman

Polestar’ın Sürdürülebilirlik Yöneticisi Fredrika Klaren ise “Biz elektrikliyiz, bu nedenle zehirli emisyonlara neden olan yanmalı motorları düşünmek zorunda değiliz. Öte yandan bu işimizin bittiği anlamına da gelmiyor” diyerek şu anda araba üreticileri için tarihi bir anda olduklarını kaydediyor. Klaren sözlerine şöyle devam ediyor: “Artık üretimden kaynaklanan tüm emisyonları ortadan kaldırmak için çalışacağız. Şimdi otomobil üreticileri için tarihi ve heyecan verici bir zaman ve anı yakalamak, daha iyisini yapmak, iklime duyarlı, güzel arabalar hayalini inşa etmeye cesaret etmek için iyi bir fırsat.”

Kaynak: https://www.dezeen.com/2021/04/07/polestar-climate-neutral-car-2030/

 

 

 

 

 

ABD’deki Bilim İnsanları, İlk Kez İnsan Beynini Bilgisayara Kablosuz Olarak Bağladı

ABD’deki Brown Üniversitesi’nden araştırmacılar, insan beynini ilk kez kablosuz bir şekilde bilgisayara bağlamayı başardı. Bilim insanlarına göre söz konusu gelişme, felçli insanlar için sorunsuz, sezgisel, güvenilir iletişim ve hareketlilik restorasyonu sağlayan kod çözme algoritmaları tasarlanmasına yardımcı olacak.

İnsan beyninin bir bilgisayarı kontrol edebilmesi üstelik bunu kablosuz olarak gerçekleştirilebilmesi, BrainGate teknolojisinin arkasındaki ekip tarafından yaratılan bir sistemle gerçek oldu. Buna göre katılımcılar, bilgisayarlarını kendi evlerinde herhangi bir kablo olmaksızın ve kesinti yaşamaksızın 24 saat boyunca kullanabildi. BrainGate teknolojisinin bu klinik denemesi, bir kişinin beyin motor korteksine bağlanan küçük bir verici içeriyor. Felçli katılımcılar, bir tablet bilgisayarı kontrol etmek için sistemi kullandılar. Bu verici sayesinde de katılımcılar, hiçbir kablo kullanılmadan kablolu sistemlere yakın yazma hızına, işaretlemeye ve tıklama doğruluğuna ulaşabildi. Çalışmada yer alan biri 35 biri de 63 yaşındaki iki katılımcı, geliştirilen kablosuz sistemi kesinti yaşamadan 24 saat boyunca bir laboratuvar ortamı yerine kendi evlerinde dahi kullanmayı başardı. Sistemin bu özelliği hem kurulumda hem de kullanımdaki kolaylığını ortaya koyarken; ABD’deki Brown Üniversitesi’nden araştırmacılar da sistemin beyin sinyallerini “tek nöron çözünürlüğünde ve tam geniş bant doğruluğunda” iletebildiğini kaydetti.

Kablolu sistemlere eşdeğer

Brown Üniversitesi’nde mühendislik profesörü yardımcısı olan John Simeral, kablosuz sistemin işlevsel olarak kablolu sistemlere eşdeğer olduğunu kaydederek sözlerini şöyle sürdürdü: “Sinyaller, uygun şekilde benzer doğrulukla kaydediliyor ve iletiliyor, bu da kablolu ekipmanla kullandığımız kod çözme algoritmalarının aynısını kullanabileceğimiz anlamına geliyor. Tek fark, insanların artık ekipmanımıza fiziksel olarak bağlanmasına gerek olmaması ve bu da sistemin nasıl kullanılabileceği konusunda yeni olanaklar sunuyor.” Brown Üniversitesi’nde mühendislik profesörü ve BrainGate klinik deneyinin lideri Leigh Hochberg ise bu sistemle evde ve daha önce neredeyse imkansız olan uzun dönemlerdeki beyin aktivitesine bakabildiklerini söyleyerek, “Bu, felçli insanlar için sorunsuz, sezgisel, güvenilir iletişim ve hareketlilik restorasyonu sağlayan kod çözme algoritmaları tasarlamamıza yardımcı olacak” diyor.

Söz konusu gelişme hızla büyüyen nöral arayüz teknolojileri alanındaki en son ilerlemeyi işaret ederken; Elon Musk da geçtiğimiz günlerde Neuralink girişiminin parçası olarak bir maymunun beyninde video oyunları oynamasına izin veren bir kablosuz çipi test ettiğini açıklamıştı.

 

Kaynak: https://www.independent.co.uk/life-style/gadgets-and-tech/brain-computer-interface-braingate-b1825971.html

Boeing, Savaş Uçaklarına Yakıt İkmali Yapacak Drone’lar Geliştirdi

Amerikan donanmasının savaş jetleri bir uçak gemisinden kalktığında, onlara beş ekstra yakıt deposu yüklenmiş mangalar eşlik ediyor. Boeing tarafından geliştirilen yeni bir teknolojiyle oldukça karmaşık bir işlem olan tankların doldurulma işlemi, yakın bir gelecekte MQ-25A Stingray adı verilen otonom bir drone tarafından yapılacak.

2024 yılına kadar Amerikan donanmasındaki savaş jetlerinin yakıt ikmalinde “MQ-25A Stingray” adlı drone’ların kullanılması planlanıyor. Boeing tarafından inşa edilen Stingray’in savaş robotları vizyonu için çok önemli bir teknoloji olarak görülüyor.

Deneyimin yerini algoritmalar alacak

Stingray’in insansız araçların neler yapabileceğini ve savaş alanındaki rollerini genişletme çabasının bir simgesi olduğunu söyleyen Mitchell Havacılık ve Uzay Araştırmaları Enstitüsü’nden analist ve bağımsız danışman Dan Gettinger, “şu anda, Stingray’in zorlu görevlerini iyi yapabildiğini üstelik bunu tekrar tekrar yapabildiğini kanıtlaması gerekiyor. Her uçak gemisi küçük bir pisttir ve uçakları bu kısa pistten fırlatmaya genellikle ekstra momentumla gökyüzüne fırlatan bir mancınık yardımcı olur. Bir taşıyıcıya inmek ise daha zorludur, çünkü pist sadece küçük değil aynı zamanda su üzerinde de hareket eden sabit olmayan bir yapıdadır. Pilotlar, tüm bunlar için simülatörlerde ve daha sonra seyir halindeyken tekrar tekrar ustalaşarak eğitim alır. Stingray ise insan deneyiminin ve bilgisinin yerini alan algoritmalar ve sensörlerle tüm bunları bağımsız olarak yapmak zorunda kalacak.” diyor.

Kaynak:

https://www.popsci.com/story/technology/mq-25-stingray-set-to-launch-2024/

 

BioNTech’in Kurucu Ortağı Dr. Türeci Açıkladı: Koronadan Sonra Sıra Kanserde

COVID-19’a karşı geliştirdikleri aşı ile dünyanın gündemine oturan ve geçtiğimiz günlerde Almanya’da Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier ile Başbakan Angela Merkel’in katıldığı törenle Federal Cumhuriyet Liyakat Nişanı verilen Prof. Dr. Uğur Şahin ve Dr. Özlem Türeci’den yeni bir haber daha geldi: “Kanser aşısını birkaç yıl içerisinde sunacağız.”

Dünyada onaylanmış ilk COVID-19 aşısının arkasındaki BioNTech, kanserle mücadele konusunda önemli bir adım attı. Kanserle savaşmaya yardımcı olacak bir aşı üzerinde çalışan şirketin kurucularından Dr. Özlem Türeci, söz konusu aşının birkaç yıl içinde piyasaya sürülebileceğini duyurdu. BioNTech, COVID-19 enfeksiyonu dünya çapında yayılmaya başladığında zaten kanser odaklı bir aşı üzerinde çalışmaktaydı. Pfizer ile beraber geliştirilen koronavirüs aşısının onaylanan ilk aşı olması ise şirketin kanser aşısını sürdürmesi için gereken fonlarını arttırdı.

Farklı kanser aşılarımız var

Söz konusu aşının dayandığı mRNA teknolojisi, vücuda enjekte edilen RNA moleküllerinin, virüsle mücadele edecek proteinlerin üretilmesini sağlayacak bilgiyi bağışıklık sistemine ulaştırmasını sağlıyor. Virüslerle mücadelede kullanılan bu teknolojinin, tümörlerle mücadelede bağışıklık sistemi üzerinde kullanılması hedefleniyor. Bu teknolojinin kanserli hücreler ve tümörlere karşı da kullanılması için çalıştıklarını söyleyen Özlem Türeci, mRNA teknolojisine dayanan farklı kanser aşılarının olduğunu açıkladı. Türeci, her ne kadar bu tip tedavi yöntemi ve geliştirme süreçlerinde tahmin yapmanın zor olduğunu söylese de önümüzdeki birkaç yıl içinde kansere karşı savaşacak aşıyı insanlara sunmaya hazır olacaklarını kaydetti.

Almanya’dan “Liyakat Nişanı”

Öte yandan geçtiğimiz hafta, Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier, Prof. Dr. Uğur Şahin ve Dr. Özlem Türeci’ye ülkenin en yüksek nişanlarından biri olan Liyakat Nişanı verdi. Steinmeier, bilim insanlarına “Tek bir kişide kanseri tedavi etmek için bir ilaçla başladınız ve bugün tüm insanlık için bir aşımız var” dedi. Ödülün “gerçekten büyük bir onur” olduğunu ve bu başarıyı başkaları olmadan yapamayacaklarını söyleyen Türeci, “Bu birçoğunun çabasıyla ilgili… BioNTech’teki ekibimiz, dahil olan tüm ortaklar, hükümetler, düzenleyici otoriteler aciliyet duygusuyla birlikte çalıştı. Bizim bakış açımıza göre, bu ödül söz konusu çabanın bir kabulü ve aynı zamanda bilimin kutlamasıdır” diye konuştu.

 

Kaynak:

https://nypost.com/2021/03/19/scientist-behind-biontechs-covid-19-jab-working-on-cancer-vaccine/

 

Evrenin Doğduğu Zamana Geri Dönebilir miyiz?

Bilim dünyasının en büyük gizemlerinden biri olarak kabule edilen Büyük Patlama’nın sırrını çözebilmek için bilim insanları yeni bir proje başlattı. Buna göre evrenin nasıl oluştuğunun gizemini çözmek için “ATERUI II” isimli bir süper bilgisayar aracılığıyla evrenin 4 bin versiyonu oluşturuldu.

Bir zaman makinesinin yokluğunda, evrenin patladığı zamanı görmek isteseniz zamanda geriye nasıl gidebilirsiniz? Cevabı verelim, süper bir bilgisayarla… Tabii ki bunu gerçekleştirecek olan ATERUI II, sıradan bir bilgisayar değil, dünya üzerinde astronomik simülasyonlar yaratabilen en güçlü bilgisayar ve saniyede 3 katrilyona kadar işlem yapabiliyor. Evrenin geçmişindeki sırları çözebilmek için bir zaman makinesinden sonra en iyi teknoloji olarak kabul edilen ATERUI II’yi bilim insanları 4 bin sanal evren yaratmak için kullandı. Bilim insanları bu adım ile gözlemlenebilir evrenin birdenbire kat be kat genişlediği, Büyük Patlama’nın hemen sonrasında yaşanan sürece dair bilgi edinmeyi hedefliyor.

Büyük Patlama’nın gizemi aydınlatılacak mı?

Evren, yoğunluk açısından farklılıklar gösterirken, bu düzensizliğin nedeninin çözülmesi ise bilim insanlarına göre Büyük Patlama’nın gizemlerinin aydınlatılmasında yatıyor. Bu teoriye göre düzensizlikten Büyük Patlama sırasında ilkel evrende var olan yoğunluk dalgalanmalarının sorumlu olduğu düşünülüyor. Araştırmacılar da Büyük Patlama sonrası evrenin genişlemeye başlaması ile birlikte bu dalgalanmaların da iplikler şeklinde genişlediği tezi üzerinde duruyor. Söz konusu çalışma ise bu sorulara cevap bulmak için yapılıyor.

Evrenin bebeklik fotoğrafları

Bu sanal evrenlerin kendi sanal enflasyon sürecini geçirmesine izin veren bilim insanları, bu sürecin ardından sanal evrenleri başlangıç noktalarına geri getirip getiremeyeceklerini denemek için rekonstrüksiyon yöntemini uyguladı. Bu yöntemin sonunda ise bilim insanları gözlemlenen galaksi dağılımları üzerindeki kütleçekimsel etkileri azaltabileceğini gözlemledi. Yani bu yöntem ile evrenin başlangıçtaki koşulları verimli bir şekilde ortaya çıkarıldı. Japonya Ulusal Astronomi Gözlemevi’nde görev alan kozmolog Masato Shirasaki, konuya ilişkin yaptığı açıklamada evrenin bebeklik fotoğrafını günümüzdeki gözlemlerden yola çıkarak görmeye çalıştıklarını söyleyerek bu analiz yönteminin uygulanarak enflasyon teorisinin verimli bir şekilde doğrulanması beklediklerini kaydediyor.

Kaynak:

https://www.syfy.com/syfywire/can-supercomputer-take-us-back-in-time-to-universe-was-born

Perseverance Mars’a İndi: Geçmişinde Yaşam Arayacak  

NASA tarafından Mars’a gönderilen Perseverance, başarılı bir şekilde Mars’ın yüzeyine indi. Bir Mars yılı sürmesi beklenen misyon kapsamında Kızıl Gezegen yüzeyinde geçmişte yaşam olup olmadığına dair ipuçları aranacak ve daha sonra gezegene getirilecek olan örnekler toplanacak.

Mars’ın yüzeyinde artık yeni bir robot bulunuyor. NASA, Perseverance adlı yüzey gezginini Mars’ta Jezero Krateri adı verilen bölgeye başarılı bir şekilde indirmeyi başardı.

Aylar süren yolculuğun ardından üzerinde 23 kamera, çok sayıda sensör ve çeşitli bilimsel çalışmalar için özel olarak geliştirilmiş ekipmanlara sahip altı tekerlekli araç, önümüzdeki iki yıl boyunca Kızıl Gezegen’de geçmiş yaşamın kanıtlarını arayarak, yerel kayaları delip geçecek. Toplanan bu örnekler, ilerleyen yıllarda Mars’a gönderilmesi planlanan diğer araçlarla beraber Dünya’ya getirilecek ve Dünya’da yapılacak detaylı incelemeler sonucunda mikrobiyal yaşamın izleri aranacak.

İlk fotoğraflar geldi

Jezero’nun milyarlarca yıl önce dev bir göl olduğu düşünülüyor ve suyun olduğu yerde, hayatında olması ihtimali var. 45 kilometrekare genişliğindeki Jezero, yaşamın geçmiş varlığını ima edecek organik molekül türlerini koruma potansiyeline sahip killer ve karbonatlar da dahil olmak üzere çok sayıda kaya türünü bünyesinde barındırıyor. İniş sonrası analiz, aracın Perseverance’ın araştırmayı planladığı Jezero’daki deltasının yaklaşık 2 km güneydoğusuna indiğini gösterdi. İniş ekibini yöneten Allen Chen, “Güzel bir noktadayız. Araç sadece yaklaşık 1,2 derece eğimli. Bunu yaptığı için ekibimle daha fazla gurur duyamazdım” diye konuştu. İnişinden kısa bir süre sonra Mars’tan ilk fotoğraflarını paylaşan Perseverance, ardından düşük çözünürlüklü yüzey çekimlerinin aksine daha kaliteli ve renkli bir fotoğraf paylaştı. Görselde Mars yüzeyiyle temasından dakikalar öncesi gösteriliyor.

Perseverance, ABD Uzay Ajansı tarafından Mars’a yerleştirilen ikinci bir tonluk araç. Bu araçların ilki olan Curiosity, 2012’de farklı bir kratere inmişti.

Kaynak: https://www.bbc.com/news/science-environment-56119931

 

Türk bilim İnsanından Kansere Karşı Etkili İlaç: İyonik Sıvı

Bilim insanı Prof. Dr. Rahmi Öklü liderliğindeki Mayo Clinic ekibi, Harvard Üniversitesi’nden Samir Mitragotri ile birlikte doğrudan tümörlü bölgeye enjekte edilen ve kanserli hücrelerin yok edilip yeniden üremesinin engellenmesini sağlayan bir ilaç geliştirdi. “İyonik sıvı” olarak adlandırılan ilaç, tıp dünyasının ilgisini çekerken, Harvard Üniversitesi’nin internet sitesinde güncelleme yapan yetkililer, Öklü’nün ilacını “kanserle mücadelede önemli gelişme” şeklinde lanse etti.

Mayo Clinic’te vasküler ve girişimsel radyolog Prof. Dr. Rahmi Öklü liderliğindeki Mayo Clinic uzmanları, Harvard Üniversitesi’nden Samir Mitragotri ile iş birliği içinde yeni bir iyonik sıvı formülasyonu geliştirdi. Kullanımı kolay ve geleneksel yöntemlere göre oldukça etkili olan ilaç, tümörlü bölgeyi yok ettikten sonra o bölgede bir süre daha kalıyor. Böylelikle de tümörlü hücrelerin yeniden üremesinin önüne geçilmiş oluyor. İlacın uygulanması için gerekli olan sadece bir şırınga ve ultrason cihazı gerekirken; hastalar ilaç sayesinde kemoterapinin yol açtığı tüm yan etkilerden kurtuluyor.

Tümörlere tek tip ilaç dağıtımının genellikle zorluklarla dolu olduğunu söyleyen Öklü, bunun özellikle nakil bekleyen karaciğer kanseri hastaları için çözmeyi amaçladıkları bir sorun olduğunu belirtiyor. Tümörlerin yok edilebilmesi için yüksek doz ilaç kullanıldığını ve bu yüksek dozların da önemli toksisiteye yol açabileceğini söyleyen Öklü, ilacın tümöre nüfuz edemediği durumlarda işini yapamayacağını kaydediyor.

İmmünoterapinin etkinliği artacak

Mevcut tedavi, kanser hücrelerini yok etmek ve hastaları nakil kriterleri dahilinde tutmak için tümörün ısıtılmasını veya soğutulmasını ya da radyoaktif partiküllerin tümörün arterlerine infüze edilmesini içeren ablasyonu içeriyor. “Bir mikrodalga ablasyonu yapabiliyor ve temelde tümör yakılabiliyor ancak tümör kalbe veya diğer önemli yapılara yakınsa bu genellikle bir seçenek olmuyor. Bazen de radyoaktifleri aşılayacak tümörün kan kaynağını bulmak zor olabiliyor” diyen Öklü, enjekte edildikten sonra, iyonik sıvının kemoterapi ilaçlarını eşit şekilde bıraktığını ve sıvı tümörleri yutarken kanser hücrelerini öldürdüğünü söylüyor. İlacın bir diğer etkisinin bağışıklık sisteminin önemli hücresi olan yüksek seviyedeki T hücrelerinin tedavi alanlarına gelmesi olduğunu da kaydeden Öklü, “Bu önemli çünkü immünoterapi yapmak için mükemmel bir zaman sağlıyor. Günümüzde immünoterapinin katı tümörler için olan yetersiz etkinliğini bu yöntemle artırabileceğiz” şeklinde konuşuyor.

İlaç, dünya basınında

İyonik sıvıların, olağanüstü derecede çok yönlü bir malzeme grubu olduğunu ve laboratuvarda, vücuttaki çeşitli biyolojik engellerin üstesinden gelme yeteneklerine sahip olduklarını zaten gösterdiklerini belirten Dr. Mitragotri ise bu çalışmada karaciğer tümörüne kemoterapötik ilaçlar vermek için iyonik sıvıların yeni bir uygulamasını gösterdiklerine işaret ediyor.  Geliştirilen kanser ilacı, Harvard Üniversitesi tarafından “kanserle mücadelede önemli gelişme” şeklinde lanse edilirken; 10 Şubat’ta yayımlanan “Science Translational Medicine” isimli tıp dergisinin kapağında da yer aldı.

Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2021/02/210211113838.htm