Yazar -Hilal Dereli

Beynimizde Gezebilen Yılan Robotlar Hayat Kurtaracak!

Bir yılan robottan daha garip olan şey nedir sizce? Cevabı çok basit: “Beynimizdeki kan damarlarında gezinmek için tasarlanmış bir yılan robotu.” Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) mühendislerinin tasarladığı “hiper esnek” mikro-robot, insan beyninde gezinmek için yılana benzer şekilde tasarlandı.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bilim insanları tarafından geliştirilen yılan robotu, beyindeki kan damarlarında gezinmek üzere tasarlandı. Yönlendirilebilir, manyetik olarak kontrol edilen ipliğe benzeyen robotun, insan beyninin karmaşık vaskülatürü boyunca kayması amaçlanıyor. Esnekliği ile her yere ulaşabilen, kaygan yapısı aynı zamanda inceliğiyle bir yılanı andıran mikro robotta esnek manyetik malzeme kullanıldı ve sürtünmeyi azaltmak için de yapışkan bir hidrojel malzemeyle kaplandı. Kalınlığı bir milimetreden az olan robot, beyindeki en ince ve hassas damarlardan bile geçebiliyor. Geçtiğimiz gün Science Robotics dergisinde çalışmalarını paylaşan araştırmacılar, robotun anevrizmalar (kan damarlarının duvarlarının zayıflaması sonucu ortaya çıkan genişlemeler) ile dolu bir beyinde takılmadan yolunu bulabileceğini gösteren bir video paylaştılar.

Buradaki amaç ise doktorlar tarafından anevrizma veya felç geçiren hastalara pıhtıyı yok edici tedaviler sunmak için kullanılabilecek yeni bir tedavi modeli oluşturabilmek. Şu anda bu, kılavuz tel yardımı ile cerrah tarafından manuel olarak geçirilen bir kateter kullanılarak yapılıyor. Bunu daha verimli yapabilmenin bir yolunu bulmak, bir yandan hayat kurtarmaya yardımcı olurken diğer yandan da cerrahlar üzerindeki fiziksel yükü minimuma indirerek X-ışını görüntüleme aracı floroskopisine maruz kalmalarını azaltacak.

İlk 90 dakika çok önemli

MIT’de makine mühendisliği doçenti olan Xuanhe Zhao, inmenin ABD’deki beş numaralı ölüm nedeni ve engellilik sebebi olduğunu söyleyerek “Akut inme ilk 90 dakika içinde tedavi edilebilirse, hastaların sağ kalma oranları önemli ölçüde artabilir. Bu ‘altın saat’ içinde kan damarı tıkanıklığını tersine çevirecek bir cihaz tasarlayabilirsek, kalıcı beyin hasarını önleyebiliriz. Bu bizim umudumuz” diye konuşuyor.

Bulut Bilişimde Yeni Teknolojiler

Bulut bilişimin sağladığı yeni teknolojilerin gelişimi son birkaç yıldır baş döndürücü… Bazı durumlarda, bu yeni teknolojiler bulut şirketleri tarafından yaratılırken; bazı durumlarda da bir teknolojinin bulutla olan yakın ilişkisi sonucu gelişiyor. Her iki durumda da, bu yeni teknolojiler sadece bulutta değil, aynı zamanda kurumsal bilgisayar dünyasında da büyük değişimler yaratıyor.

Bulut teknolojileri günümüzün dijital altyapıları olarak gelecekte de varlığını büyüyerek sürdürecek. Yazılımlar buluta taşınırken, üretilen her türlü bilgi artık bulutta depolanıyor. Kendisini sürekli yenileyen ve geliştiren bulut bilişim, doğası gereği pek çok yeni teknolojiyi de ortaya çıkarıyor.  Bu yeni teknolojiler gelecek adına büyük bir umut vaat ediyor olsa da, kimi zaman bulut bilişimde artan bir karmaşıklığa da katkıda bulunabiliyor.

Konteynerler

2014 baharında sahneye çıkan konteyner teknolojisi, bilişim dünyasında yazılım geliştirmenin nasıl daha hızlı ve daha çevik hale getirilebildiğini gösteriyor. Bir uygulamanın kodunu, yapılandırmalarını ve bağımlılıklarını, tutarlılık, verimlilik, üretkenlik ve sürüm denetimi için yapı taşları olarak paketleyen bir sanallaştırma yöntemi olan konteynırlar, müstakil ve bağımsız ortamlar… Bu yetenekleri sayesinde de genel ve özel bulut da dahil olmak üzere pek çok farklı ortama rahatça taşınabiliyor.

Sunucusuz bulut sistemleri

Amazon web servisi, 2014’te sunucusuz mimariyi tanıtmadan önce bulut müşterileri, çoğunlukla ileriyi düşünerek mevcut yükün çok üzerinde kaynak ile beraber satın alırlardı. Sunucusuz bulut teknolojisinde ise müşteriler yalnızca kullandıkları kadar ödemekteler. Daha da önemlisi, sunucusuz olan bulut sağlayıcısı, bakım ve ölçeklendirmenin altyapı zorluklarını kontrol ederek müşterilerin bulut tabanlı sistemlerini oluşturmasını kolaylaştırıyor ve hızlandırıyor.

Mikroservisler

Büyük, karmaşık yazılım parçalarını güncellemek yavaş ve zahmetli bir işlem olabiliyor. Mikroservisler, işte bu monolitik uygulamaları birkaç küçük, birleştirilmiş servis veya “modüle” bölebiliyor. Yeni güncellenen yazılımların sürekli dağıtımını sağlayan mikroservisler, uygulama geliştirmenin bulut çağının gerektirdiği daha yüksek hızda hareket etmesini sağlayan bir teknoloji olarak karşımıza çıkıyor.

DevOps

2012’de ciddi bir ivme kazanmaya başlayan DevOps, bir teknoloji olduğu kadar kültürel bir değişim de aynı zamanda… Geliştiriciler bir şeyler yaratırken; operasyon yöneticileri ise metrikleri ve elektronik tabloları kucaklayan ekipler… Geliştiriciler ve operasyon yöneticilerinin uyumlu çalışması ise ortaya çıkan sonucun başarısını derinden etkiliyor. Amacı, yazılım geliştirmeyi hızlandırmak ve farklı dünya görüşlerine sahip bu iki grubun birbirleriyle konuşmasını sağlamak olan DevOps sayesinde şirketler hataya açık olan manuel “Yazılım Yaşam Döngüsü” süreçlerini otomasyona bağlayarak değişimlere daha hızlı cevap verebiliyor.

Nesnelerin interneti

Bulut çağında, her şey ama her şey internete bağlanabiliyor; kol saatinizden, evinizdeki eşyalara hatta otomatik sürüş arabalarına kadar… Bu geniş sensör ağı yani nesnelerin interneti ise çok büyük veri okyanusları üretiyor. “Sınır bilişim” olarak da bilinen nesnelerin interneti ile ilgili kilit soru şu: Tüm bu veriler nerede işlenecek? Pek çok işletme için cevap; “bulut platformunda.” Bulut sağlayıcıların aşırı ölçeklendirme sunucuları tarafından desteklenen bulut tabanlı veri analizi, üstün veri sıkıştırma imkanı sunuyor.

Yapay zeka

Geleceği derinden şekillendirecek bir teknoloji olarak ortaya çıkan yapay zeka (AI), insan yardımından bağımsız olarak öğrenen yazılım vaadi ile dikkat çekiyor. Her ne kadar AI buluttan ayrı olarak var olsa da, işletmelerin kendilerini inşa etmeleri için çok karmaşık bir yapıya sahip… Bu nedenle işletmeler, makina öğrenimi ve derin öğrenme araçları da dahil olmak üzere AI çözümleri için bulut şirketlerine ihtiyaç duyuyor. Hızlı tepki süresine ihtiyaç duyan yapay zeka uygulamalarının talep ettiği, özellikle de yapay zekanın “öğrenme” sürecinde gerekecek olan işleme gücü, mobil cihazların yanı sıra bulutta da fazlasıyla mevcut…

Silikon Vadisi’nin Mobil Ödemelerdeki Son Sınırı: Biyometrik Teknoloji

Biyometrik teknoloji alanında yapılan çalışmalar ve ortaya konan başarılı sonuçlar hayranlık uyandırıcı…  Yakın bir gelecekte biyometrik teknolojiyi dijital yaşamımızın her alanına sızdığını göreceğiz. Peki, bu teknolojinin hizmetine sunulan bedensel özelliklerimiz ne kadar güven altında?

Amerikan Üniversitesi’nde iletişim çalışmaları profesörü olan Aram Sinnreich, kısa bir süre önce Washington’daki Whole Foods Market’e alışverişe gitti ve cüzdanını evde bıraktığını fark etti. Kartı yoktu, parası yoktu ama endişelenmek için bir nedeni de yoktu. Zira iPhone’unu ödeme yapmak için cebinden çıkararak yüzünü kullandı. O gün geleceğe bir bakış attığını söyleyen Sinnreich’e göre biyometrik teknoloji, dijital yaşamımızın her alanına sızıyor.

Gelişen teknolojilerle birlikte insanlar, akıllı telefonlarını kullanarak ödeme yapabilmekteler, bedensel özelliklerini (yüz, ses, parmak izi, el geometrisi, iris ve retina) kullanarak ödeme yapabilmenin de bir adım gerisindeler… Yakın bir zamanda ise mağaza içi yüz tanıma makineleri sayesinde akıllı telefona bile ihtiyaç duyulmayacağı tahmin ediliyor. Sinnreich, Apple ve Amazon gibi önemli teknoloji şirketlerinin tüketicilerin bir mağazada rahatça dolaşarak bir kart veya araç olmaksızın ödeme yapabilecekleri günü sabırsızlıkla beklediklerini söylüyor.

17 kat fazla olacak

Biyometrik mobil cüzdanlar -yüzlerimiz, parmak izlerimiz veya retinamızı kullanan ödeme teknolojileri- halihazırda zaten mevcut.  Pazar araştırması şirketi IT Intelligence Markets’e göre, küresel mobil ödeme pazarının yüzde 33’lük büyüme oranı kaydederek 2026’da 457 milyar dolara ulaşması bekleniyor. Mobil ödeme büyüdükçe biyometrik teknoloji de dijital yaşamımızda daha fazla yer buluyor. Ödemeler nakitten kredi kartlarına akıllı telefonlara geçtikçe, finansal teknoloji şirketleri de biyometrik hizmetlerini artırıyor. Hatta uzmanlar biyometriyi ödeme yöntemi olarak kullanmanın ileride oldukça popüler olacağını düşünüyor. Nitekim yapılan bir araştırma mobil biyometrelerin 2023’de mağaza içi ve uzaktan mobil ödeme işlemlerinde 2 trilyon ABD doları bulacağını -bu yılki işlemlerde tahmin edilen 124 milyar dolardan 17 kat daha fazla olacağını- öngörüyor.

Telefonlar, bu teknolojiye giriş yaptı

Yüz tanıma teknolojisi günümüzde finansal hizmetlere de girmiş durumda. Örneğin Mastercard ve Visa insanların telefonlarından hesaplarına giriş yapmak için yüzlerini kullanmalarını gerektiren güvenlik özelliklerine sahip. Apple’ın iPhone X’i, insanların telefonlarının kilidini açmak için “Yüz Kimliği” kullanmalarını sağlıyor ve Samsung Galaxy S8 ve S8+ iris tarayıcısına sahip. Amazon’un Rekognition yüz tanıma servisi de hem nesneleri hem de insanları tanımlayabiliyor.  Üstelik yüz tanıma teknolojisiyle ilgili gelişmeler bu örneklerle sınırlı kalacağa benzemiyor. Zira Mordor Intelligence’a göre, 2018 ve 2024 arasında yüz tanıma endüstrisinin 9 milyar dolara çıkacağı tahmin ediliyor. Hatta 2023’e kadar akıllı telefonların yüzde 80’inin yani 5 milyardan fazla cihazın biyometrik donanıma sahip olacağı öngörülüyor.

Federal yasa mevcut değil

Biyometrik teknolojideki bu hızlı büyüme beraberinde bir takım sorunları da getiriyor. Nitekim özel sektörün ABD’deki biyometrik bilgilerin toplanmasını ve kullanımını düzenleyen genel olarak uygulanabilir bir federal yasa bulunmuyor.  Bir kısım uzman da ticari amaçlar için kullanılan biyometrik teknolojiden endişe duyuyor. Bu endişenin arkasında ise 201’de, 5.6 milyon kişinin parmak izi verilerinin iki ayrı siber saldırıda çalınması yatıyor. Her ne kadar Amerika Birleşik Devletleri’ndeki üç eyalet-Washington, Texas ve Illinois – biyometrik bilgi gizliliğini düzenleyen yasaları çıkarmış olsa da mevcut düzenleme eksikliği, biyometrik bilgilerin her birey için kalıcı ve benzersiz olması kimlik hırsızlığı için endişe yaratmaya devam edeceğe benziyor.

 

Blockchainin Önlenemez Yükselişi!

Bitcoin ile beraber doğan öte yandan teknoloji camiası tarafından yeni potansiyel kullanım amaçları yaratılan blockchain teknolojisi, artık yepyeni bir internet türünün ana omurgalarından biri… Bir merkeze bağlı olmaksızın işlem yapmaya izin veren bu teknoloji yeni pazarlar yaratıyor ve sektörleri derinden etkiliyor. Tüm dünyada arkasına aldığı rüzgarla hızlı bir şekilde ilerleyen bu teknolojinin takipçileri arasında Türkiye de bulunuyor.

Bitcoin adını duymaya başladığımız günden beri hayatımızda olan “blockchain” (blokzincir)  kavramı son dönemlerde oldukça popüler hale geldi. Kısaca “şifrelenmiş işlem takibi sağlayan dağıtık veri tabanı” olarak tanımlanabilecek olan blockchain, isminden de anlaşılacağı üzere zincirleme bir modelle inşa edilen, takip edilebilir ama kırılamayan bir teknolojiyi ifade ediyor. Bir merkeze bağlı olmaksızın işlem yapmaya izin veren bu teknoloji sayesinde işlemler, direkt satıcı ile aracı arasında güvenli bir şekilde gerçekleştirilebiliyor.

Kimi uzmanlarca internetin icadı kadar önemli bir teknoloji olarak görülen blockchain kimi uzmanlarca da aracı kişi ve kurumlara ihtiyacı ortadan kaldıracağı için sektörleri tamamen değiştirecek bir teknoloji olarak da görülüyor. Yani mevcut sistemlere muhalif bir yapısı var. Blockchain teknolojisinin yaygınlaşması birçok sektörü etkiliyor, yeni iş alanlarının doğmasına imkan sağlıyor aynı zamanda farklı sektörler bu teknolojiyi anlayabilmek için çalışmalar yapıyor.

ABD başı çekiyor

Blockchain teknolojisinin yükselişine paralel olarak blockchain cihaz sektörü de büyüyor. Nitekim “MarketsandMarkets” tarafından yayımlanan bir rapora göre, blockchain cihazları piyasasının 2019’da 218 milyon dolardan, 2024’e kadar 1 milyar 285 milyon dolara çıkacağı öngörülüyor. Söz konusu rakam ise yüzde 42.5’lik bir piyasa büyümesine işaret ediyor. (https://www.aa.com.tr/tr/bilim-teknoloji/turkiye-blokzincir-teknolojisine-hazirlaniyor/1579670) Pazardaki bu denli hızlı bir büyümenin arkasında ise farklı nedenler bulunuyor. Bunları perakende ve tedarik zinciri yönetiminde blockchain teknolojisinin benimsenmesinin artması, risk sermayesinin fonlanmasının artması ve kripto-para birimi ve ‘İlk Koin Arzı’nın artması olarak sayabilmek mümkün.

Blockchain cihazları pazarına en büyük katkı sağlayan ülkelerin başında Kuzey Amerika yer alıyor. Özellikle bu bölgedeki banka ve finansal kurumlar, verilerin ve işlemlerin güvenliği ve şeffaflığı ile ilgili giderek artan zorluklarla karşı karşıya olduğu için yenilikçi teknolojileri erkenden uygulamaya koyuyor. Bu nedenle de bu bilgiyi blockchain cihazları ile yönetmek için ileri teknolojiler kullanılıyor. Bu da onları dünya çapında bu alanın lideri yapıyor.

Türkiye de teknolojinin takibinde

Türkiye de blockchain teknolojisi üzerine çalışmalar yapan ülkeler arasında bulunuyor. Ülkemizde, blockchain alanında çalışan kurumlar arasında Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu’nun Bilişim ve Bilgi Güvenliği İleri Teknolojiler Araştırma Merkezi (TÜBİTAK BİLGEM) de bulunuyor. Blockchain teknolojisi üzerinde sistemin teknik altyapısı, kurulumu, güvenlik ve mahremiyet analizi, iş modelleri, kitle fonlama yaklaşımları ve muhtelif teknik detayları üzerinde Ar-Ge faaliyetleri gerçekleştiren Blokzincir Araştırma Laboratuvarı’na da sahip olan TÜBİTAK BİLGEM, kamu/özel kurumlar ve akademi dünyasından birçok isimle de ortak çalışmalar gerçekleştiriyor. Bu çalışmalar kapsamında, TÜBİTAK BİLGEM tarafından geçen yıl ilki gerçekleştirilen Türkiye’nin en büyük ve geniş katılımlı Blockzincir etkinliği Ulusal Blokzincir Çalıstayı’nın ikincisi 25-26 Eylül’de İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda düzenlendi.

5G Teknolojisi Cloud Gaming’e Ne Vaat Ediyor?

Son dönemde oyun sektörünün gündemini bir hayli meşgul eden ve teknoloji devlerinin birbiri ardına önemli yatırımlarda bulunduğu Cloud Gaming, 5G teknolojisi ile birlikte yepyeni bir dönemin eşiğinde. Bulut tabanlı sistemlerde büyük bir etki yaratması beklenen bu teknoloji, Cloud Gaming’de de devrim niteliğinde gelişmelere gebe. 

Bugün oyun sektörünün önde gelen aktörlerinin yanı sıra Microsoft ve Google gibi teknoloji devlerinin de yakın markaja aldığı Cloud Gaming, yani bulut oyun, değerini gün geçtikçe arttırıyor. Hatta 2023 yılına gelindiğinde pazar büyüklüğünün 4 milyar dolara kadar ulaşması bekleniyor. En ileri internet teknolojisi olarak yakın gelecekte hayatlarımıza dahil olacak 5G ile birlikte değerini kat be kat artırması ise sürpriz olmayacak. Pek tabii öncesinde 5G’nin Cloud Gaming’de neleri değiştirebileceğini göz önünde bulundurmak gerek.

Oyun sektörünün rotası değişiyor

En basit tabirle kullanıcıların fare, klavye veya joysticklerle yaptığı hareketlerin bir internet ağı aracılığıyla grafik yönünden üstün özelliklere sahip bir bilgisayara aktarılması ve buradan yeniden kullanıcının bilgisayarına yansıtılması trafiğine verilen isim olan Cloud Gaming, bu sayede yüksek donanımlara, gelişmiş ekran kartlarına ya da konsollara sahip olmaksızın yüksek çözünürlükte bir oyun keyfi sunuyor. 5G teknolojisi de tam olarak bu noktada devreye giriyor ve söz konusu internet trafiğini hiç olmadığı kadar hızlı ve sorunsuz hale getiriyor. Üstelik bilgisayar oyunlarının tablet ve akıllı telefonlara geçişini oldukça kolay bir hale getirdiğini de eklemek gerek.

5G oyun firmalarının takibinde

Japon oyun devi Nintendo da 5G teknolojisinin yakın takipçilerinden. Özellikle Nintendo Switch için hareket halindeyken çok oyunculu oyunlara izin verilmesi ve internete bağlanma yetisinin güçlendirilmesi gibi gelişmeler yeni teknolojinin muhtemel çıktıları olacak gibi duruyor. 5G teknolojisinin sunduğu en önemli özelliklerden biri de mobil oyunlarda oyundan kopma endişesinin artık tarih olması. Mobil internetin sağlayabileceğinin çok ötesinde bir bağlantıyı istikrarlı bir şekilde temin eden teknolojiyle birlikte güçlü internet bağlantısı gerektiren çok oyunculu oyunlar, hiç olmadığı kadar yaygınlaşabilir.

Teknolojinin nasıl bir etki yaratacağını kestirmek zor

5G’nin fayda sağlaması beklenen bir diğer önemli alan ise sanal gerçeklik. Kullanıcılara daha düşük gecikme süresi sağlayarak oldukça kaliteli bir sanal gerçeklik deneyimi sunmak bu yolla mümkün olabilir. Söz konusu gecikme süresinin düşürülmesiyle birlikte şimdiye kadar düşünülmemiş birçok gelişmenin de önünün açılabileceği belirtiliyor. Bir başka deyişle 5G’nin nasıl bir etki yaratacağı henüz kestirilemiyor bile! Tüm bunların yanı sıra geniş bant teknolojisinin yerini de alabilir. Bu sayede çevrimiçi oyunlardaki gecikmelerin önüne geçmek ve ihtiyaç duyulan güncellemeleri kolayca yerine getirmek ışık hızında gerçekleşebilir.

Apple’dan Hackerlara Dudak Uçuklatan Ödül

Apple geçtiğimiz günlerde öyle bir duyuru yaptı ki dünya çapındaki hacker’ların tabir-i caizse ağzı sulandı. Buna göre Apple, yeni geliştirdiği cihazların yazılımlarında güvenlik açığı bulan veya bunları hackleyebilenlere 1 milyon dolar ödül verecek.

Güvenlik denildiğinde akla gelen ilk şirketlerden olan Apple, yeni açıklamasıyla “dijital güvenlik” alanındaki iddiasını sürdürdü. Yeni geliştirdiği iPhone telefonların ve Mac bilgisayarların yazılımlarında güvenlik açığı yakalayan ya da iOS uygulamasını kullanıcının hiçbir şeye tıklamasına gerek kalmadan hackleyebilen kişilere 1 milyon dolar ödül vereceğini açıklayan ABD’li teknoloji devi, aynı zamanda “kullanıcı etkileşimi olmadan yapılan ağ saldırılarını” tespit edenlere de 500 bin dolar verecek. Bununla beraber Apple yetkilileri kullanım öncesi tespit edilen hatalar için ise yüzde 50 bonus ödül vermeye hazır olduklarını kaydetti.

Vaat edilen en büyük ödül

Temelde daha güvenli bir firma olmak ve şirket yazılımlarında bulunan hataları ödüllendirmek için 2016 yılında bir ödül programı başlatan Apple, bu amaca yönelik şu ana dek en fazla 200 bin dolar ödül veriyordu. Yeni gelen açıklamayla şirket, bugüne kadar bir teknoloji firması tarafından vadedilen en büyük ödülü de taahhüt etmiş oldu. Aynı zamanda daha önce şirket yazılımlarındaki hataları bulan kişilere verilen para ödülünü özel programlara davet ettiği mühendisler ve hackerlar ile sınırlayan şirket, son teklifin ise herkese açık olduğunu duyurdu.

Las Vegas’ta düzenlenen Siyah Şapka (Black Hat) konferanslarında bir duyuru yapan Apple Güvenlik Mühendisliği Departmanı Başkanı Ivan Krstic, ödül programının gelecekte watchOS ve Apple TV ile bu sonbaharda çıkacak olan iPadOS’lar için de devam edeceğini söyledi. Uzmanlara göre Apple’ın bu girişiminin arkasında güvenlik ağındaki olası açıkları herhangi ciddi bir zarara uğramadan kapatmak yatıyor. Öte yandan geçtiğimiz ay da arama motoru Google, Chrome’daki zayıf noktaları tespit edenlere 30 bin dolar ödül vereceğini açıklamıştı.

 

Robot Polisler Devriyede!

Gün geçmiyor ki yapay zeka ve robotik teknolojiyle ilgili yeni bir gelişme duymayalım… Bu dur durak bilmeyen teknolojilere dair son haber Çin’den geldi ve Kuzey Çin’de robot trafik polisleri görev yapmaya başladı. Kural ihlali yapan  sürücülerin fotoğraflarını çeken ve vatandaşların sorularını cevaplayan robot polisler üstelik çok çalışkan… Robotlar gün içerisinde herhangi bir mola vermeksizin 7/24 çalışabiliyor.

Fabrikalarda işçi olarak görmeye alışık olduğumuz robotları şimdilerde trafikte, düzeni sağlayacak olan polisler olarak görmeye başlayacağız. Robotik zeka ve yapay zeka teknolojisinin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan robot trafik polisleri, Kuzey Çin bölgesinin Hebei eyaletinde hizmete başladı. Büyük veri, bulut bilişim, lazer tabanlı navigasyon ve yapay zeka teknolojilerinin bir arada kullanılmasıyla ortaya çıkan polisler, şimdilik üç farklı çeşidiyle sahalara indi. Bu üç trafik robotunun her biri belirli bir amaç için tasarlanırken, farklı özelliklere de sahip…

Üç farklı robot, üç farklı işlev

İlk tip robot polisin sarı bir üniforması ve beyaz bir şapkası var. “Yol devriye robotu” olarak görev yapacak olan bu polisler, taşıtlardaki sürücüleri belirleme becerisine sahip ve sürücülerin kurallara uymaması durumunda kanıt sunabilmek adına fotoğraf çekebiliyor. İkinci tip robot polis ise “trafik tavsiye robotu” niteliğinde… İnsanların temel sorularını cevaplayabiliyor ve gidecekleri yöne yönlendirebiliyor. “Kaza uyarı robotu” adını taşıyan üçüncü tip robot da bir kazanın gerçekleşmesi durumunda gerçek polislerin kazayla ilgilendiğini sürücülere bildiriyor.

7/24 görevlerinin başındalar

Şimdilik bu üç işlev üzerine yoğunlaşacak robot polislerin gerçek polislerden en büyük farkı ise herhangi bir mola vermeksizin 7/24 çalışabilecek olmaları. Üstelik yetkililere göre robotlara yakın bir zamanda yeni beceri ve fonksiyonlar eklenebilecek. Bununla birlikte polisler, gerçek trafik polislerinin yerini alabilecek kapasiteye henüz sahip değiller. Bu nedenle şimdilik gerçek polislere yardım edip işlerin daha kolay yürümesini sağlıyorlar. Önümüzdeki yıllarda teknolojinin ilerlemesiyle gerçek polislerin yerlerini almaları ise hiç de mantığa uzak değil…

Öte yandan bu robot trafik polisleri, Çin’in ilk defa kullandığı bir teknoloji değil…  2016 yılında, AnBot isimli güvenlik robotu, Shenzhen havaalanında tur atmaya ve 2017’de ise E-Patrol Robot Sheriff caddelerde devriyeye başlamıştı. Çin’in trafiğin düzeninin sağlanmasına yardımcı olmak için robotları kullanmanın bir yolunu bulması yalnızca bir zaman meselesiydi ve şimdi bunun da zamanı gelmiş oldu.

Birileri Bizi Dinliyor!

Sık sık gündeme gelir teknoloji firmalarının kullanıcılarının kişisel bilgilerini deşifre etmesi… Daha önce Microsoft, Google, Apple ve Amazon dijital asistanlarını geliştirmek için kullanıcılarını dinlediklerini açıklamıştı. Şimdi bu kervana Facebook da katıldı ve şirket yükleniciler aracılığıyla kullanıcıların sesli sohbetlerini dinlediğini itiraf etmek zorunda kaldı.

Kimi zaman medyaya yansır dev teknoloji şirketlerinin kullanıcılarının konuşmalarını dinlediği ve kişisel bilgilerin gizliliğini ihlal ettiğine dair haberler… Şirketler bazen bu haberleri yalanlar, bazen de kanıtlar o kadar sağlam olur ki bu iddiaları kabul etmek zorunda kalır. Şimdi benzer bir süreç Facebook için yaşanıyor ve şirket yeni bir etik tartışmanın tam ortasında… Buna göre sosyal medya devi Facebook, kendi yazışma programı olan Messenger üzerinden yapılan konuşmaları dışarıdan anlaşmalı insanlara dinleterek bu konuşmaları yazıya döktürmüş. Bu iddiaları ortaya atan ise, işi yapan ve işini kaybetme korkusuyla kimliğini gizleyen çalışanlar… İnsanların Messenger üzerinden yaptığı Facebook görüşmelerini dinleyen kişiler, Facebook’un bu görüşmeleri neden yazıya döktüğünü bilmediklerini belirtiyor. Aynı zamanda çalışanların konuşmaların nerede kaydedildiği ya da nasıl alındığı konusunda da fikri bulunmuyor.

Kullanıcılar izin vermiş!

Bu açıklamanın ardından Facebook, kullanıcıların ses dosyalarını yazıya döktüğünü kabul etmek zorunda kaldı ve basına bir açıklama yaparak “Apple ve Google gibi biz de ses dosyaları üzerindeki insan denetimlerini bir haftadan daha uzun bir süre önce bıraktık” dedi. Şirkete göre bu durumdan etkilenen kullanıcılar, Facebook Messenger uygulamasında ses dosyalarının yazıya dökülmesi işlemini kabul eden kişiler ve söz konusu ekip de sadece Facebook’un yapay zekasının mesajları doğru bir şekilde yazıya döküp dökmediğini incelemiş.

Facebook’un gerekçesi inandırıcı değil mi?

Daha önce de Apple, Amazon ve Google gibi teknoloji şirketlerinin yapay zeka asistanlarını geliştirmek için ses kayıtlarını dinlediği ortaya çıkmıştı. Her ne kadar bu şirketler söz konusu girişimle etik bir tartışmanın kapılarını aralamış olsalar dahi kimilerine göre ise bu durum teknolojinin gelişmesi için atılması gereken adımlar arasında yer alıyor. Öte yandan Facebook’un dinleme krizini bu tartışmanın dışında tutanlar da bulunuyor. Buna göre Facebook’un 2018’den beri bir yapay zeka asistanı üzerinde çalıştığı biliniyor ama henüz bir yapay zeka asistanına sahip değil. Bu nedenle de Facebook’un ses kayıtlarının yazıya dökülme işlemini açıklayabilecek makul bir gerekçesi söz konusu değil. Bakalım, önümüzdeki dönemde teknoloji şirketleri ve kişisel veri güvenliği arasında nasıl gelişmeler yaşanacak?

Kara Deliklerin En Büyüğü Keşfedildi

Kara delikler evrenin en büyük gizemlerinden… Geçtiğimiz aylarda bilim insanlarından bir kara deliğin fotoğrafının çekilmesinin ardından bu esrarengiz nesnelere dair yeni bir haber daha geldi. Şimdiye kadar gözlemlenen en büyük kara delik, Dünya’dan yaklaşık 700 milyon ışık yılı uzaklıkta bulundu. Güneşin kütlesinden 310 milyon kat büyük olduğu belirlenen kara delik, güneş sistemindeki bütün uyduları yutabilecek nitelikte.

Şimdiye kadar gözlemlenen en büyük kara delik, Dünya’dan yaklaşık 700 milyon ışık yılı uzaklıkta bulundu. Holmberg 15A adındaki bir galaksi kümesinin ortasında keşfedilen kara deliğin, etrafından yıldızların dolandığı en büyük kara delik olduğu kaydedildi. Söz konusu kara delik o kadar büyük ki, gökbilimciler bu yılın başlarında çok daha küçük bir kara deliği görüntüleyen aynı radyo teleskop dizisi tarafından görüntülenebileceğini düşünüyor.

Galaksi dinamiğine dayanarak yapılan hesaplamada, Holm 15A kara deliğinin güneşin kütlesinden 310 milyon kat büyük olduğu ifade edildi. Bilim insanları bu hesaplamanın ilk defa dolaylı ölçüm metoduyla tespit edildiğini kaydediyor. Almanya’daki Max Planck Dünya Dışı Fizik Enstitüsü’ndeki Kianusch Mehrgan’a göre Holm 15A’nın süper kütleli kara deliği, bugüne kadar yalnızca en büyük olan değil, aynı zamanda beklenenden dört ila dokuz kat daha büyük. Üstelik Holm 15’in güneş sistemindeki bütün uyduları yutabilecek büyüklükte…

Merkezdeki solukluk sıra dışı

Holm 15A adı verilen söz konusu galaksi, Kuzey ve Güney Yarımküre’de görülebilen, Abell 85 adlı bir gökada kümesinin en parlak üyesi ve 1937’de İsveçli gökbilimci Erik Holmberg tarafından keşfedildi. Bu mesafedeki galaksiler, Hubble Uzay Teleskopu’nun 1990’da piyasaya sürülmesine ve yeni dev teleskopların inşasına kadar detaylı bir şekilde incelenemedi. Bu tarihten sonra yapılan incelemelerde ise astronomlar, Holm 15A’nın sıra dışı olduğunu hemen anladı.  Holm 15A’yı sıra dışı yapan ise galaksinin merkezinin soluk olmasıydı. Bilim insanları tarafından çalışmalar gösterdi ki çekirdeğin loş olmasının sebebi, etrafındaki yıldızları yiyen ya da galaksinin dış bölgelerine fırlatan süper kütleli bir kara delik tarafından domine edilmesiydi. Kara deliğin keşfi ise bu şekilde gerçekleştirilmiş oldu.

Yeni bir fotoğraf karesi mi gelecek?

Bu yılın başlarında, gökbilimciler sekiz radyo teleskopu (Event Horizon Teleskopu) dizisini kullanarak bir kara deliğin ilk defa fotoğrafını çekmeyi başarmışlardı. Yeni keşfedilen kara delik gökyüzünü 18 ± 3,7 mikrosaniyelik bir alanda dolduruyor, bu yüzden Event Horizon Teleskobu ile görüntülenebilmesi mümkün… Nitekim Mehrgan “Holm 15A’nın süper kütleli kara deliği doğrudan görüntüleme için aday bir sistem” diyor. Bilim insanları, kara deliğin tam olarak nasıl oluştuğunu anlamaya çalışmak için daha karmaşık ve ayrıntılı modelleme yapmaya ve sonuçlarını gözlemleriyle karşılaştırmaya devam etmeyi planlıyor.

Klavyelerimizle Vedalaşmaya Hazır Mıyız?

Son yıllarda çalkantılı dönemler yaşayan Facebook’tan dijital teknolojilerde çığır açacak dev bir adım geldi. Kullanıcıların düşünce gücüyle yazı yazmasını sağlayacak sistemle birlikte klavye kullanımı tarih olabilir. Kişilerin beyin dalgalarını okuyarak yazı yazmalarına olanak tanıyan teknolojinin yılsonuna kadar demosunun hazırlanması bekleniyor.

Dijital teknolojilerde kullanılan geleneksel yöntemleri unutun! Halihazırda birçok firmanın üzerine proje yürüttüğü insan ve makine ara yüzleri üzerine çalışmalarda ilk umut vadeden sonuç, Facebook’tan geldi. Facebook, geliştirmek üzere olduğu yeni bir teknoloji sayesinde teknoloji ve insan arasındaki tüm aracıları ortadan kaldırabilir. İlk kez 2017 yılında F8 konferansında dillendirilen kişilerin beyin dalgalarını okuyarak, klavyeye ihtiyaç duymaksızın, düşünce gücüyle mesaj ve e-posta hazırlayabilmesine yönelik proje, düşüncelerin makineler yardımıyla dile getirilmesinin yolunu açıyor.

İlk denemelerde başarı oranı yüzde 76

Facebook’un Kaliforniya Üniversitesi’nde çalışan araştırmacıları finanse ederek yürüttüğü önemli projenin çalışma prensibi basit. Cihaz, kişi bir cümle ya da kelimeyi düşündüğü anda sesli söylemesine ya da yazılı olarak belirtmesine gerek kalmadan beyin sinyallerine bakarak tutarlı tahminlerde bulunmaya çalışıyor. İlk denemelerde katılımcılara bir soru listesi dinletildi ve basit yanıtlar vermeleri istendi. Ardından da elektrotların okumaları gerçek zamanlı cevaplarla karşılaştırıldı. Yüzde 76’lık oranla doğruluk sağlanan sistemde ilk veriler yeterli görülmese de gelecek çalışmalar için önemli bir zemin oluşturur nitelikte. Üstelik yılsonuna kadar bir demo hazırlanması planlanan projenin tek takipçisi Facebook değil. Elon Musk’ın NeuraLink şirketi de benzer bir teknoloji geliştirmenin peşinde. Görünen o ki, klavyelerle vedalaşmamız pek uzun sürmeyecek.