Yazar -Hilal Dereli

Nobel Ödülleri Sahiplerini Buldu

Bilim dünyasının en prestijli ödüllerinden biri olarak kabul edilen Nobel Ödülleri, Fizik, Kimya ve Ekonomi alanlarında sahiplerini buldu. Nobel Fizik Ödülü’nü kazanan bilim insanları, kara delikler ile bu ödülü almaya hak kazanırken, Nobel Kimya Ödülü’nü ise CRISPR/Cas9 gen düzenleme aracını keşfederek moleküler biyoloji alanında devrim yaratan isimler kazandı.

Fizik, tıp, kimya, edebiyat, barış ve ekonomi dallarında verilen 2020 Nobel Ödülleri sahiplerini buldu. DNA’yı son derece yüksek bir hassasiyetle değiştirebilmeyi mümkün kılan CRISPR/Cas9 gen düzenleme aracını keşfeden bilim insanları Emmanuelle Charpentier ve Jennifer A. Doudna, 2020 Nobel Kimya Ödülü’nü almaya hak kazandı. Charpentier ve Doudna, bu ödülü ortak bir çalışma ile kazanan ilk kadın bilim insanları olurken, genel olarak Nobel Kimya Ödülü’nü kazanan altıncı ve yedinci kadın bilim insanları oldu.

Yaşam kodunu yeniden yazıyor

İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi Genel Sekreteri Goran K. Hansson, ödül alanların isimlerini açıklarken, “Bu yılki ödül yaşam kodunu yeniden yazmakla ilgili” dedi. Ulusal Sağlık Enstitüleri Direktörü Dr. Francis Collins, ise “Bu teknoloji, temel bilimlerde araştırma yapma şeklimizi tamamen değiştirdi” diyerek CRISPR’in herkesin beklediği takdiri aldığını ve iki kadının Nobel Ödülü sahibi olarak tanındığını görmenin kendisini heyecanlandırdığını söyledi.

CRISPR /Cas9 sayesinde bitkiler üzerinde DNA seviyesinde çalışmalar gerçekleştirilebiliyor, bitki bilimciler bu yöntemi yeni mahsuller yaratmak için veya türleri yok olmaktan kurtarmak için kullanıyor. Kanser türlerinin tedavisi için çeşitli çalışmalar yapılıyor ve kalıtsal hastalıkların ortadan kaldırılması konusunda da umut verici sonuçlar alınıyor. Öte yandan CRISPR, insan kalıtımını değiştirme potansiyeli nedeniyle bilimdeki en tartışmalı gelişmelerden biri haline geldi. Çinli bilim insanı He Jiankui 2018’de, dünyanın ilk genetiği değiştirilmiş bebeklerini veren insan embriyolarının genlerini düzenlemek için teknolojiyi kullandığını duyurmuş ve Dr. He’nin deneyleri, bilim camiasında pek çok kişi tarafından eleştirilmişti.

En karanlık sırlar ortaya çıkıyor

Roger Penrose, Reinhard Genzel ve Andrea Ghez ise kara delik oluşumu ve galaksimizin merkezinde süper kütleli bir kara deliğin keşfi konusundaki çalışmaları nedeniyle 2020 Nobel Fizik Ödülü’nü kazandı. Oxford Üniversitesi’nde çalışan İngiliz Fizikçi Prof. Penrose, kara deliklerin oluşumunun Einstein’ın genel görelilik teorisinin kaçınılmaz bir sonucu olduğunu ve gerçekten var olabileceğini kanıtlamak için yenilikçi matematiksel teknikler kullandığı için kendisine düşen ödülü kazandı. Dr. Reinhard Genzel ve Dr. Andrea Ghez ise, yıldızlararası gaz ve tozun arasından Samanyolu’nun merkezini gözlemlemenin bir yolunu keşfederek Samanyolu’nun merkezindeki süper kütleli bir nesneyi keşfetti ve 2020 Nobel Fizik Ödülü’ne layık görüldü. Fizikte Nobel ödülüne layık görülen dördüncü kadın olan Ghez, oldukça heyecanlı olduğunu söyleyerek, “Umarım sahada diğer genç kadınlara ilham verebilirim. Eğer bilim konusunda tutkuluysanız, bu alanda yapılabilecek çok şey var” dedi.

İsveç’teki Uppsala Üniversitesi’nde Teorik Fizik Profesörü Ulf Danielsson ise bu yılki ödüllerin evrenimizin en karanlık köşesindeki sırları ortaya çıkardığını belirterek “Ancak bu sadece zaferle sonuçlanan eski bir macera değil, yeni bir başlangıç. Kara deliklerin ufuklarına daha da yaklaştıkça, doğanın önünde yeni sürprizler olabilir” dedi.

“Kazanan laneti” Nobel getirdi

İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi, Nobel Ekonomi Ödülü’nü ise ABD’li iki ekonomist Paul R. Milgrom ve Robert B. Wilson’a verdi. Ödülün Wilson ve Milgrom’a verilme gerekçesi olarak müzayede teorisindeki iyileştirmeler ve yeni müzayede formatlarının icadı olarak açıklandı. İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi’nden yapılan açıklamaya göre Robert Wilson ortak değere sahip nesneler için geliştirdiği teoriyle teklif verenlerin, tahmin ettikleri genel değerin altında bir fiyat teklif ettiğini ortaya koydu. Wilson’ın teorisine göre teklif verenlerin böyle davranmasının nedeni “kazanan lanetinden” korkmaları. Yani ederinden fazla ödeyerek aslında kayba uğramak istemiyorlar. Paul Milgrom ise hem özel hem de ortak değere yönelik genel bir teori ortaya koydu. Buna göre müzayedelerde teklif verenler birbirlerinin değer tahminlerini bildiklerinde satıcı daha fazla gelir elde ediyor. Ödül Komitesi Başkanı Peter Fredriksson, “Bu yıl iktisat bilimlerinde ödül alanlar temel teori ile başladı ve daha sonra sonuçlarını küresel olarak yayılan pratik uygulamalarda kullandı. Onların keşifleri topluma büyük fayda sağlıyor” dedi.

Milyonlarca hayat kurtarıldı

2020 Nobel Tıp Ödülü, hepatite karşı mücadelede önemli katkılar sağlayan üç bilim insanı Harvey J. Alter, Michael Houghton ve Charles M. Rice’a verildi. Nobel Komitesi, konuya ilişkin yaptığı açıklamada “üç bilim insanının sayesinde siroz ve karaciğer kanserine yol açan Hepatit C’ye karşı yeni ilaçlar geliştirildi ve milyonlarca kişinin hayatı kurtuldu” denildi. Bilim insanlarının keşfi sayesinde bugün virüs için çok hassas kan testlerinin mevcut olduğu ve bunların dünyanın birçok bölgesinde kan nakli sonrası hepatit vakalarını ortadan kaldırıldığı belirtildi.

Barış Ödülü, açlıkla mücadelenin

Nobel Barış Ödülü, “Açlıkla Mücadelesi” kapsamında Dünya Gıda Programı’na verildi. Dünya Gıda Programı’na bu ödülün verilmesi ise “Açlıkla mücadelesi, mevcut durumu iyileştirmeye olan katkısı, çatışma bölgelerinde barışa olan katkısı ve savaş ve çatışmalarda açlığın bir silah olarak kullanılmasını engellemeye yönelik adımları” gerekçesiyle açıklandı. Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi de ABD’li şair Louise Glück oldu. Glück’ün “yalın bir güzellikle, bireysel varoluşu evrenselliğe ulaştıran şaşmaz şiirsel sesi” nedeniyle ödüle layık görüldüğü belirtildi.

 

Kaynak:

https://www.theguardian.com/science/2020/oct/06/nobel-prize-in-physics-awarded-to-trio-for-work-on-blackhole-formation

https://www.nytimes.com/2020/10/07/science/nobel-prize-chemistry-crispr.html

https://www.bbc.com/news/business-54509051

http://www.tuba.gov.tr/tr/haberler/akademiden-haberler/2020-nobel-odulleri-aciklandi

Helsinki Üniversitesi’nde Akıl Okuyan Bilgisayar Geliştirildi

Helsinki Üniversitesi’ndeki bilim insanları tarafından geliştirilen bir bilgisayar, düşünceleri tahmin ediyor, hatta bununla da kalmayarak beyin sinyallerine göre görüntüler oluşturuyor. Yapılan çalışmalar sonucu ise oldukça başarılı zira, bilgisayarın oluşturduğu görsellerin katılımcıların düşündükleriyle yüzde 83 doğrulukla artan bir eşleşme sağladığı görüldü.

Öyle bir bilgisayar düşünün ki, beyin işlevini izleyerek bir kişinin ne düşündüğünü hayal edebiliyor hatta sonuçları görüntü olarak sunabiliyor. Helsinki Üniversitesi’ndeki bilim insanları işte bu özelliklere sahip bir bilgisayar geliştirdi. İnsan yaratıcılığını desteklemenin yanı sıra psikoloji ve bilişsel sinirbilimde de kullanılabilecek olan teknik, bir bilgisayarın insan beyni sinyallerini izleyerek görsel algıyı modelleyebiliyor.

Yüzde 83 doğrulukla artan bir eşleşme

Söz konusu teknik, yeni bir beyin-bilgisayar arayüzüne dayanıyor. Bundan önceki çalışmalarda benzer beyin-bilgisayar arayüzleri, beyinden bilgisayara tek yönlü harfleri hecelemek veya bir imleci hareket ettirmek gibi tek yönlü bir iletişim gerçekleştirebiliyordu. Yeni çalışma ise hem bilgisayarın bilgi sunumunun hem de beyin sinyallerinin yapay zeka yöntemleri kullanılarak aynı anda modellendiği ilk çalışma olarak dikkat çekiyor.

Araştırmacıların “nöroadaptif üretici modelleme” adını verdiği tekniğin etkinliğini değerlendiren çalışmaya 31 gönüllü katıldı. Deneklerden, yaşlı görünen veya gülümseyen yüzler gibi belirli özelliklere konsantre olmaları istendi. Katılımcıların hızla sunulan bir dizi yüz görüntüsüne baktığı esnada çekilen EEG’ler (Elektroensefalografi) gerçek beyinlerden esinlenilerek geliştirilmiş bir algoritmaya (yapay sinir ağı) iletildi. Söz konusu ağ, beyinlerin, katılımcıların aradığıyla eşleşen herhangi bir görüntüyü saptayıp saptamadığını belirledi. Son olarak, bilgisayarda oluşturulan görüntüler katılımcılar tarafından değerlendirildi ve bilgisayarın oluşturduğu görseller, katılımcıların düşündükleriyle yüzde 83 doğrulukla artan bir eşleşme sağladı.

Bilgisayar yardımcınız olabilir

Helsinki Üniversitesi’nde araştırmacı olan Tuuka Ruotsalo, yaptığı açıklamada, “Teknik, insanın verdiği doğal tepkilerle bilgisayarın yeni enformasyon oluşturma becerisini birleştiriyor. Eğer bir şey çizmek veya resmetmek istiyorsanız ve bunu yapma yetiniz yoksa bilgisayar hedefinize ulaşmanızda size yardımcı olabilir” diyerek bilgisayarın yalnızca, dikkat odağını gözlemleyip, ne yaratmak istediğinizi tahmin edebileceğini söylüyor.

Kıdemli Araştırmacı Michiel Spapé ise tekniğin düşünceleri tanımadığını aksine zihinsel kategorilerle sahip olunan ilişkilere yanıt verdiğini söyleyerek “Böylece, bir katılımcının düşündüğü belirli bir ‘yaşlı kişinin’ kimliğini bulamazken, yaşlılıkla neyi ilişkilendirdiklerine dair bir anlayış kazanabiliriz. Bu nedenle, sosyal, bilişsel ve duygusal süreçler hakkında fikir edinmenin yeni bir yolunu sağlayabileceğine inanıyoruz” diyor.

Araştırmacılar ayrıca, bu gelişmenin kreatif üreticilere yardımcı olmanın yanı sıra insanların bir şeyleri nasıl algıladığını daha iyi anlamak için kullanılabileceğini düşünüyor.

Kaynak: https://scitechdaily.com/this-computer-predicts-your-thoughts-creating-images-based-on-your-brain-signals/

2021’de Yapay Zekayı Bekleyen 4 Yeni Trend

2021’de Yapay Zekayı Bekleyen 4 Yeni Trend

Tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüs salgını, iş yapma biçimlerini pek çok yönden değiştirdi. Öte yandan yapay zekanın yaşamımız üzerindeki etkisi bu süreçte azalmadığı gibi oldukça arttı ve akıllı makinelerin bu salgına ve gelecekte karşılaşabileceğimiz diğer salgınlara karşı devam eden mücadelede büyük bir rol oynayacağı aşikar hale geldi.

İçinde bulunduğumuz 2020’de koronavirüs pandemisi ortaya çıkmadan ve pek çok şey alt üst olmadan önce yapay zeka özellikle de makine öğrenimi ve akıllı makineler neredeyse her sektörde yaygın bir karışıklığa neden oluyordu. Tüm dünyada etkili olan küresel salgın ise çalışma hayatını ve iş yapma şekillerini baştan aşağı değiştirdi. Buna karşın yapay zekanın yaşamlarımız üzerindeki etkisi azalmadı hatta kendi kendine öğretme algoritmalarının ve akıllı makinelerin bu ve gelecekte karşılaşabileceğimiz diğer salgınlara karşı devam eden mücadelede büyük bir rol oynayacağı anlaşıldı.

Yakın gelecekte yaşama ve çalışma şeklimizi değiştirecek teknolojileri seçmek söz konusu olduğunda, yapay zeka şüphesiz önemli bir trend olmaya devam edecek. Peki, önümüzdeki yılda yapay zekada neler değişecek ve neler ön plana çıkacak? İşte cevabı…

Daha Akıllı Büyük Veri Analitiği ve Öngörüleri

Devam eden ve ne zaman sona ereceği henüz bilinemeyen pandemi sırasında, virüslerin dünya çapında yayılmasına ilişkin verileri hızlı bir şekilde analiz etme ve yorumlama ihtiyacını ilk elden görmüş olduk. Hükümetler, küresel sağlık kuruluşları, akademik araştırma merkezleri bilgilerin toplanabileceği ve birlikte çalışılabileceği yeni yollar geliştirmek için bir araya geldi. Her gece yaşadığımız bölgedeki güncel enfeksiyon veya ölüm oranları verildiğinde, bunun sonuçlarını haberlerde görmeye alıştık.

Teknolojik ilerleme, bu salgının 50 milyon cana mal olan 1918 İspanyol Gribi salgını kadar öldürücü olmamasının ana nedenlerinden biri… Tıbbi teknoloji ve bakım standartlarındaki ilerleme, salgınların daha hızlı tespit edilebilmesi ve karantina uygulamalarını sağlayan iletişim teknolojisindeki ilerlemeler söz konusu teknolojinin alt başlıkları ve önümüzdeki yıl, salgınlarla daha etkili bir şekilde başa çıkmamızı sağlayan teknolojik gelişmeler listesine yapay zeka da eklenecek. Yapay zeka sayesinde salgınlar daha kolay tespit edilecek, enfekte kişiler arasındaki iletişim izlenebilecek, daha doğru teşhisler konulacak ve bir virüsün gelişebileceği yolları tahmin ederek gelecekte daha etkili ve kalıcı aşılar geliştirilebilecek. Üstelik yapay zekanın yalnızca virüslerle mücadeleyle ilgili değil, sağlık hizmetinin diğer birçok alanında da hızla benimsendiğini göreceğiz.

Otomatik Tespit ve Önleme

Pandemi döneminde sosyal mesafe kurallarına uyulup uyulmadığını izlemek için pek çok ülkede drone’lar kullanıldı. Bir kalabalığın içindeki insanlarda “yüksek ateş” gibi COVID-19 semptomlarını tespit etme yeteneğine sahip drone’lar gibi daha gelişmiş uygulamalar ufukta görünüyor. Bu sistemler, drone’larda kameralar tarafından yakalanan verileri analiz etmek ve yetkilileri virüsün yayılmasıyla ilgili istatistikler ile olasılıklar hakkında bilgilendirmek için kullanılacaklar. Bir diğer gelişme alanı da yüz tanıma teknolojileri olacak ki halihazırda bu teknoloji, yetkililer tarafından karantinadan kaçınanları tespit etmek veya kalabalığın içinde semptomlar gösterenlerin hareketlerini izlemek için kullanılıyor. Kamuoyu, daha önceleri oldukça kuşkuyla baktığı yüz tanıma teknolojisine sağlık riskleri nedeniyle artık daha toleranslı hale geldi.

Geri Tepen İşler – Davranışsal Dönüşümü Tahmin Etme

COVID-19’un yayılması yaşamı, çalışma ve sosyalleşme şekillerini büyük ölçüde etkiledi. Toplumun birçok alanında dijitale doğru istikrarlı ve güçlü bir eğilim bulunuyordu ve salgın ise bu eğilimi adeta bir izdihama çevirdi. Örneğin Amazon’un 2020’nin ikinci çeyreğindeki satışları, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 40 artış gösterdi. Çünkü şimdiye kadar online alışverişten kaçınanlar bile seçeneklerini yeniden değerlendirmek zorunda kaldı.

Bu süreçte müşterilerinin yeni bir gerçekliğe nasıl adapte olduklarını anlamalarına yardımcı olmak için yapay zeka araçları ve platformları zaten işletmelerin yanlarında…  Daha önce ticaret ve ilişki geliştirme için dijital kanalları benimsemekte geciken kuruluşlar, durumun aciliyetini anlamaya başlayarak davranışsal analitik ve kişiselleştirme gibi kavramları hızla benimsedi. Kuruluşlara bu teknolojiye erişim sağlayan araçların ise 2021 boyunca giderek yaygınlaşması bekleniyor.

Bir Sonraki Pandemiyi Daha Başlamadan Engellemek

Yapay zeka algoritmalarının çoğu tahmine yönelik ve yapay zeka destekli epidemiyolojinin en önemli bölümü, gelecekteki salgınların ne zaman ve nerede meydana geleceğini doğru bir şekilde tahmin edebilen sistemler yaratabilmek olacak. Aslında bu araştırma bir süredir devam ediyor hatta mevcut salgınla ilgili çapıcı bir uyarı yapay zeka tarafından oluşturulmuştu bile… Buna göre Toronto merkezli BlueDot’un aracı, 31 Aralık 2019’da Çin’in Wuhan kentinde olası bir salgın hakkında bir uyarı yayınladığında günlük 100 binin üzerinde hükümet ve medya veri kaynağını tarıyordu.

Yapay zeka araştırmalarından önümüzdeki 18 ay içinde viral salgınları tespit etme ve bu tehlikeye tepki verme yeteneğini daha da geliştirmesi bekleniyor. Ancak bunun gerçekleşmesi için hükümetler ve özel sektör arasında devam eden küresel iş birliğinin bulunması gerekiyor. Bu nedenle, tıbbi data setlerine erişim ve uluslararası bilgi alışverişinin önündeki engeller gibi başlıklar önümüzdeki yıl için gündemdeki konular olacak.

Kaynak: https://www.forbes.com/sites/bernardmarr/2020/09/21/the-4-top-artificial-intelligence-trends-for-2021/#28b2819d1c2a

NASA’nın Motorları 3D Baskıya Emanet

Amerika Birleşik Devletleri’nin Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), gelecekte kullanılacak roket motorlarını üç boyutlu baskı yöntemiyle üretmeye karar verdi. Roket motorlarının parçalarını metal tozu ve lazer kullanarak üretecek olan projeyle hem zamandan hem de maliyetten tasarruf yapılması bekleniyor.

Günümüzde 3D baskı teknolojisini her yerde görmek mümkün; insan organları, yemekler ve evler bu teknolojinin kullanıldığı alanlardan sadece birkaçı… Şimdilerde 3D baskı teknolojisi kendine yeni bir uygulama alanı buldu ve NASA, gelecekteki roketlerini inşa etmek için 3D baskıyı kullanacağını duyurdu. RAMPT (Rapid Analysis and Manufacturing Propulsion Technology – Hızlı Analiz ve İtiş Teknolojisi Üretme) olarak adlandırılan bu projede, roket motorlarının parçaları metal tozu ve lazer kullanarak üretilecek. Bu yeni yöntemle NASA, hem üretim maliyetlerini düşürmeyi hem de teslimat sürelerini azaltmayı planlıyor. RAMPT projesini finanse eden NASA’da yönetici Drew Hope, “Bu teknolojinin ilerlemesi önemli çünkü geçmişe göre daha düşük bir maliyetle zor ve pahalı roket motoru parçalarını üretmemize izin veriyor” diyor. Aynı zamanda Hope’a göre havacılık endüstrisi dışındaki şirketler bile bu yöntemi kendi üretim yöntemlerine ekleyebilecek.

Geleneksel süreç oldukça zorlu

Yeni üretim yöntemi ile çok büyük ve karmaşık parçaların da üretilmesi planlanıyor. Bunların başında dahili soğutma kanallarına sahip motor nozulları bulunuyor ki NASA’nın Huntsville’deki Marshall Uzay Uçuş Merkezi’nde araştırmacı Paul Gradl’e göre nozulları geleneksel olarak üretmek hem zorlu bir süreç ve hem çok uzun zaman alabiliyor. “Yeni üretim modeli, daha önce mümkün olmayan karmaşık özelliklere sahip çok büyük ölçekli bileşenler oluşturmamızı sağlıyor” diyen Gradl, kanal soğutmalı püskürtme uçlarının ve diğer kritik roket bileşenlerinin üretimiyle ilgili süreyi ve maliyeti de önemli ölçüde azalttığının altını çiziyor.

RAMPT henüz yeni bir proje olmasına rağmen, ilk başarılı sonuçlarını verdi bile… Buna göre yeni üretim modeli ile bugüne kadarki en büyük motor nozullarından birisi üretildi. 40 inç çapa (yaklaşık 1 metre) ve 38 inç (96 santimetre) yüksekliğe sahip olan bu nozul aynı zamanda sadece 30 günde üretildi. Geleneksel kaynak yöntemlerinin kullanıldığı üretim modelinde neredeyse bir yılda üretilen bu parçanın üretimi yeni teknoloji sayesinde planlanandan bir yıl önce gerçekleşmiş oldu.

Kaynak: https://interestingengineering.com/nasa-says-its-future-rocket-engines-may-be-3d-printed

 

 

 

 

Uzaydaki Yaşam, Venüs’ün Üzerindeki Bulutlarda Yaşıyor Olabilir mi?

Bilim insanları, geçtiğimiz günlerde Güneş sistemindeki en yakın ikinci komşumuz Venüs’ün atmosferinde bakteriler tarafından üretilen fosfin gazı bulunduğunu açıkladı. Bunun açıklaması ise insanlık tarihini baştan başa değiştirecek cinsten: Venüs’ün üzerindeki bulutlarda yaşam ihtimali olabilir.  

Bilim insanları, dünyanın en yakın komşusu Venüs’ün atmosferinde bakteriler tarafından üretilen fosfin gazı bulduklarını ve bunun dünya dışı yaşamın göstergesi olabileceğini açıkladı. Araştırmacılar söz konusu keşif karşısında oldukça şaşkın çünkü konu, farklı gezegenlerde yaşam bulmaya geldiğinde, Venüs gezegeni, yaşamın pek de mümkün olmayan noktalarından biri… Zira Venüs, insanlar ve hayvanlar için oldukça zehirli bir gaz olan karbondioksitten (CO2) oluşan bir atmosfere sahip ve Güneş’e en yakın ikinci gezegen olması nedeniyle yüzeyi çok sıcak (yaklaşık 465 santigrat derece). Yani, basit bir ifadeyle bir pizza fırınının sıcaklığına eşit… Tüm bu zorlu şartlara rağmen bilim insanları şimdi gezegenin yüzeyinden 50 km yukarıda başka bir gaz keşfettiklerini açıkladı. Cardiff Üniversitesi’nden Profesör Jane Greaves ve ekibinin Hawaii’de büyük bir teleskop kullanarak keşfettikleri bu gazın adı ise dünyada yaşam için oldukça önemli olan fosfin… Bataklıklar gibi fazla oksijen olmayan yerlerde veya penguenler gibi hayvanların karınlarında bulunan bu gaz, oksijensiz ortamlarda gelişen bakteriler tarafından üretiliyor.

Bulutların üstünde soğuk bir ortam var

Venüs’te kesinlikle penguen yok, peki orada fosfinin bulunmasına ne sebep oldu? İşte bilim insanlarının kafasını da bu karıştırıyor. “Tüm kariyerim boyunca evrenin başka yerlerinde yaşam arayışıyla ilgilendim” diyen Greaves, Venüs’ün yörüngesinde fosfin olduğuna dair ilk ipuçlarını aldıklarında yaşadığı şaşkınlıktan dolayı ağzının açık kaldığını söylüyor. Peki söz konusu keşifler ışığında Venüs’te yaşam var mı? Ne yazık ki bu sorunun kesin bir cevabı yok öte yandan herhangi bir yaşam olsa bile ancak mikroskobik yani çok küçük olacaktır. Venüs’ün yüzeyi oldukça acımasız olduğuna ve gezegene inen uzay sondalarının bozulmadan sadece birkaç dakika sağlam kalabildiğine dikkat çeken bilim insanları, bununla birlikte, bulutların üstünde çok daha soğuk bir ortam bulunduğunu belirtiyor. Bu yüzden Venüs’te gerçekten bir yaşam varsa, bilim insanlarının tam olarak onu bulmayı umdukları yer de burası… Öte yandan bahsedilen yer Venüs ve bu gezegenin bulutları kalın ve sülfürik asit içeriyor, bu da Dünya’daki herhangi bir canlı organizma için burasının ölümcül olması anlamına geliyor.

ABD’deki Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden biyokimyacı Dr. William Bains, Venüs’teki yanardağların, şimşeklerin ve hatta göktaşlarının fosfine neden olup olamayacağını inceledi ve araştırdığı tüm kimyasal reaksiyonların keşfedilen fosfin miktarını üretemeyecek kadar zayıf olduklarını söylüyor. Dr. Bains, sülfürik asitte hayatta kalmak için Venüs’teki yaşamın, tamamen farklı biyokimya kullanan veya bir tür zırh geliştiren havadaki mikroplar olduğuna inanıyor.

Galakside yaşam daha yaygın olabilir mi?

Dünya’nın ötesindeki yaşam olanaklarını inceleyen bir astrobiyolog olan Westminster Üniversitesi’nden Dr. Lewis Dartnell ise Mars’ın, Jüpiter ve Satürn’ün uydularının yaşam bulmak için daha muhtemel yerler olduğunu düşünüyor. “Eğer yaşam Venüs’ün bulutlarının üstünde varsa belki de bu galaksimizde yaşamın çok daha yaygın olduğu anlamına geliyordur” diyen Dartnell, belki de yaşam için hayatın Dünya benzeri gezegenlere ihtiyaç duymadığını belirtiyor.

Peki, Venüs’te bir yaşam olup olmadığını ne zaman öğreneceğiz? NASA, 2030’larda, Venüs’ün veri toplama bulutları arasında seyahat etmek için bir uzay aracından “aerobot” adı verilen bir balonun fırlatılacağı bir görev planlıyor.

Kaynak:  https://www.bbc.co.uk/newsround/54147936

Cambridge Üniversitesi’nden Yapay Fotosentez

Doğada fotosentez yapan canlılar, doğrudan Güneş’in enerjisini alıp biyolojik enerjiye dönüştürebiliyor. İşte canlılardaki bu yeteneği mercek altına alan bilim insanları, yeni bir çalışmayla güneş enerjisini doğrudan fotosentez benzeri bir yöntemle kullanabilmeyi mümkün kıldı.

Bitkilerin kendileri için oldukça basit ama aynı zamanda oldukça mucizevi bir yetenekleri var; güneş ışığını enerjiye çevirmek… “Fotosentez” adı verilen bu süreçte canlılar, doğrudan Güneş’in enerjisini alıp biyolojik enerjiye dönüştürebiliyor. Bilim insanları da bir süredir bu fotosentez sürecini yapay olarak taklit etmek için çalışıyor. Araştırmacılar tarafından ortaya konan ve “fotokağıtlara” dayalı yeni bir yaklaşım ise bu alanda umut verici girişim olabilir. Güneş enerjisini doğrudan fotosentez benzeri bir yöntemle kullanabilmeyi mümkün kılan bu yaklaşımda geliştirilen yeni bir cihaz, karbondioksit, su ve güneş ışığını bileşen olarak topluyor. Ardından oksijen ve yakıt olarak depolanabilecek formik asit üretiliyor ve temiz bir enerji kaynağı olarak gösterilen hidrojene dönüştürülüyor.

Sürecin daha verimli olması için çalışılıyor

Bu yaklaşımın merkezinde bulunan “fotokağıtlar” ise özel yarı iletken tozları barındıran bir yapı ve bu şekilde kağıt sudayken güneş ışığıyla temas ettiğinde oksidasyon gerçekleşiyor. Etkileşimin gerçekleşmesi için de sadece kobalt bazlı katalizörlerden destek alınıyor. Bilim insanları araştırmada kullanılan “fotokağıt” örneğinin yalnızca 20 santimetrekare büyüklüğünde olduğuna dikkat çekiyor ve gerekmesi durumunda bu ürünün, maliyetinin çok da yükselmeden daha büyük ölçekli hale getirilebileceğini söylüyorlar. Nihayetinde bu tabakaların, güneş enerjisi çiftliklerindekine benzer şekilde, büyük diziler halinde üretilebileceğini düşünen araştırmacılara göre elde edilen formik asit bir çözelti içinde depolanabiliyor ve oradan gerektiğinde farklı yakıt türlerine dönüştürülebiliyor. Her ne kadar araştırmadan başarılı sonuçlar alınsa da “fotokağıtlar” henüz ticari kullanıma uygun değil… Araştırmacılara göre öncelikle sürecin çok daha verimli hale getirilmesi gerekiyor; aynı zamanda farklı güneş yakıtları üretebilen farklı katalizörler üzerinde de deneyler devam ediyor.

Araştırmayı yöneten Cambridge Üniversitesi’nden Qian Wang, sürecin ne kadar iyi işlediğini görünce şaşırdıklarını söylerken; aynı ekipten kimyager Erwin Reisner de “Bu teknolojinin sürdürülebilir ve pratik güneş yakıtı üretimine giden yolu açacağını umut ediyoruz” diyor.

Kaynak:

https://www.sciencealert.com/new-artificial-photosynthesis-device-creates-energy-from-co2-water-and-sunlight

Elon Musk’ın Sahibi Olduğu Neuralink’in Detayları Belli Oldu

İlk kez 2017 yılında duyurulan Neuralink projesinin detayları geçtiğimiz günlerde yapılan bir basın toplantısıyla belli oldu. Elon Musk’ın gerçekleştirdiği sunumda Neuralink’in geliştirdiği implantın bağlandığı bir domuzun beyin sinyalleri ekranlara aktarılarak takip edildi. Neuralink projesinin hafıza kaybı, duyma kaybı, görme sorunları, felç, depresyon ve birçok beyin hastalığına çare olması bekleniyor.

Tesla ve SpaceX’in sahibi, ABD’li girişimci Elon Musk’ın sahibi olduğu nöroteknoloji şirketi Neuralink tarafından geliştirilen beyin-bilgisayar arayüzü düzenlenen bir basın toplantısıyla tanıtıldı. Mikroçip ile beyin kontrolü sağlayacak teknolojiyle ilgili deneme bir domuz üzerinde gerçekleştirildi. Canlı yayında cihazın bağlandığı bir domuzun beyin sinyalleri ekranlara aktarılarak takip edildi. Test sırasında domuzun beyin aktivitesi okunurken; hayvanın beynine ise kalıcı bir zarar verilmedi.

23 mm çapa ve 8 mm kalınlığa sahip olan söz konusu cihazın bataryası bir gün boyunca dayanabiliyor. Bluetooth ile çalışan cihazda bulunan elektrotların beyne ulaşan kabloları saç telinden daha ince… Sıcaklık, basınç gibi verileri ölçebilen cihaz, internete bağlanabilen her türlü elektronik aletin beyin sinyalleri ile kontrol edilmesini sağlıyor. Neuralink’in 2019 etkinliğinde görüntülenen bir prototip versiyonunun aksine, tamamen kablosuz olan ve indüksiyon kullanarak şarj edilen cihaz, dakikalar içerisinde ve anestezi kullanılmadan takılabiliyor.

Yapay zeka ile de mücadele edecek

Neuralink’in teknolojisinin ilk uygulamaları, hafıza kaybı, işitme eksikliği, uykusuzluk sorunu, depresyon, anksiyete, görme bozukluğu, felç, ağrı ve nöbet gibi hastalıkları tedavi etmek üzerine yoğunlaşacak ve Musk’ın ifadeleriyle önemli beyin ve omurga sorunları sorunsuz bir şekilde implante edilmiş bir cihazla çözülebilecek. “Bu teknoloji potansiyel olarak insanların Tesla’sını çağırması, video oyunu oynaması veya omurilik felçli birinin tekrar yürümesini sağlamak için kullanılabilir” diyen Musk aynı zamanda Neuralink’in gelecekte insan beyninin yapay zeka ile de mücadele etmesine de imkan sağlayacağına inanıyor. Zira Elon Musk, yapay zekanın “beş yıldan kısa bir süre içinde” insanları geçeceğini iddia ediyor ve Neuralink’in uzun vadedeki hedefinin de “insan ırkını yok edebilir” dediği yapay zekayla mücadele etmek olduğunu söylüyor.

Cihazın ticari olarak ne zaman satışa sunulacağına dair herhangi bir bilgi verilmedi. Öte yandan fiyatının son teknoloji bir akıllı telefondan çok daha fazla olmayacağı konuşuluyor. Cihazın fiyatı konusunda bilgi veren Musk, “Implant ilk başta oldukça pahalı olacak ama bu hızla düşecek. Fiyatını kısa bir zamanda birkaç bin dolara indirmek istiyoruz” diyor.

Kaynak: https://www.independent.co.uk/life-style/gadgets-and-tech/news/elon-musk-neuralink-brain-computer-chip-a9695036.html

Güney Kaliforniya Üniversitesi’nden Kendisi Küçük, Gücü Devasa Robot: RoBeetle

Araştırmacılar, 1 gramdan daha hafif bir mikro robot geliştirdi. Hareket kabiliyeti oldukça fazla olan robotun benzerlerinden en büyük farkı ise pil ile değil metanol ile çalışıyor olması ki bu da robotun daha fazla enerji tutması anlamına geliyor. Yeni mikro robot, şu an için tam olarak hazır olmasa da bilim insanları, onu ameliyatlarda kullanmaya hazır hale getirmeye çalışıyor.

Robotlar genellikle piller ve prizlerle çalıştırılır. Ancak “RoBeetle” adındaki mikro robot, benzerlerinden biraz farklı… Zira bir böcek boyutundaki bu robot, bir alkol türü olan metanol ile çalışıyor. Mikro robotun metanolle çalışması demek, onun hareket etmek için teller veya elektromanyetik alanlar gibi ek bir harici güç kaynağına ihtiyaç duymadığı anlamına geliyor. Bu nedenle de robot, minik boyutlarını korurken; teorik olarak elektrikle çalışan diğer robotlardan daha fazla özerklikle hareket edebiliyor.

Çözücü ve antifrizde kullanılan bir madde olan metanolün, küçük ölçekte bir pile göre daha fazla enerji tutabilme özelliği bulunuyor. Metanolün bu özelliğinden yararlanmak isteyen bilim insanları, metanol gazının yanmasını hızlandıracak olan platinyumla kaplanmış nikel-titanyum alaşımlı tellerle mini robota hareket imkanı sağlıyor. Yanma reaksiyonu sonucunda ortaya çıkan ısı, RoBeetle’in bacaklarını kısaltırken soğuma esnasında da bu bacaklar uzuyor. Bu da RoBeetle’in hareket etmesini sağlıyor.

Yokuş da çıkabiliyor

Dünyanın en küçük mikro robotlarından biri olan RoBeetle, alkolle çalışan kas sistemi sayesinde kendi vücut ağırlığı olan 88 mg’ın 2,6 katını taşıyabiliyor. Yani bu mikro robot üzerinde 230 miligram ağırlığındaki silindirik bir nesneyi taşırken hâlâ hareket edebiliyor. Bunun dışında yokuş çıkabilen, beton ve cam gibi farklı yüzeyler üzerinde hareket edebilen RoBeetle’ın aynı zamanda fazladan 2 saate kadar kullanım imkanı sunan ek yakıt haznesi de bulunuyor.

Ameliyatlarda kullanılabilir

Meslektaşlarıyla birlikte RoBeetle’i tasarlayan Güney Kaliforniya Üniversitesi’nden Nestor Perez-Arancibia, “Pillerin enerji yoğunluğu çok düşük, bu nedenle yeni güç kaynaklarına ihtiyacımız vardı. Pillere bel bağlamadığımız için de onu çok hafif ve küçük hale getirmeyi başardık” diyor. Önümüzdeki yıllarda araştırmacılar RoBeetle’i insan operatörü ile iletişim kuracak şekilde programlayabilirlerse, metanolle çalışan mikro robotların bir gün karmaşık ameliyatlara yardımcı olabileceği düşünülüyor.

 

Kaynak:

https://www.newscientist.com/article/2252233-beetlebot-carries-heavy-loads-using-alcohol-powered-artificial-muscles/

https://www.sciencemag.org/news/2020/08/watch-tiny-robot-powered-alcohol#)

Tuzlu Su, Güneş Enerjisi Kullanılarak Arıtılacak!

Dünya üzerindeki tüm suyun yalnızca yüzde 3’ü kadarı içilebilir tatlı sudan oluşuyor. Nüfusun giderek artması ve temiz su kaynaklarının tükenmesi gelecekte temiz suya erişim konusunda insanoğlunu zorlayacağa benziyor. Bilim insanları özellikle tuzlu suyu içilebilir suya dönüştürmek için yeni yöntemler üzerinde çalışmaya devam ederken; Avustralya ve Çin’deki bilim insanlarından oluşan bir ekip, tuzlu suyu arıtmak için tamamen güneş enerjisinden faydalanan yeni bir yöntem geliştirdi.

Tuzlu deniz suyunu veya acı suyu, güvenli ve temiz içme suyuna dönüştürebilen bir teknoloji, dünya çapında milyonlarca yaşamı dönüştürme potansiyeline sahip… Bu yüzden de pek çok bilim insanı bu teknolojiyi geliştirebilmek için yeni projeler üzerinde çalışıp duruyor. Avustralya ve Çin’deki bilim insanlarından oluşan bir ekip, tuzlu suyu arıtmak için ısı ya da elektriğe ihtiyaç duymaksızın, tamamen güneş enerjisinden faydalanan yeni bir yöntem geliştirdi. Buna göre suyu sadece yarım saat içinde saflaştırmak için güneş ışığı ile birlikte metal-organik yapı bileşikleri (MOF) kullanılarak mevcut olandan daha verimli bir işlem gerçekleştirildi. Erken testlere göre bir kilogram MOF malzemesinden günde yaklaşık 139,5 litre temiz su üretilirken; suyun, Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) resmi olarak önerdiği su saflığından bile daha temiz olması dikkat çekti.

Verimli ve sürdürülebilir

Ucuz, stabil, yeniden kullanılabilir ve DSÖ’nün standartlarını karşılayan bu yeni teknolojide, güneş ışığına sadece dört dakika maruz kaldıktan sonra, malzeme sudan emdiği tüm tuz iyonlarını serbest bırakıyor ve tekrar kullanılmaya hazır hale geliyor. Monash Üniversitesi’nden kimya mühendisi Huanting Wang, buharlaşma yoluyla gerçekleştirilen termal desalinasyon süreçlerinin yoğun enerji gerektirdiğine dikkat çekerek “Biz de bu hareketle gezegendeki en bol enerji kaynağını yani Güneş’i kullanıyoruz. Güneş ışığı, Dünya üzerindeki en bol ve yenilenebilir enerji kaynağı. Yenilenme için güneş ışığının kullanılması yoluyla yeni bir adsorban bazlı tuzdan arındırma sürecini geliştirmemiz, tuzdan arındırma için enerji açısından verimli ve çevresel açıdan sürdürülebilir bir çözüm sağlıyor” diyor.

Kalıcı çözüm uzakta değil

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre dünya çapında yaklaşık 785 milyon insan yaşadıkları yere yarım saatlik yürüme mesafesinde temiz bir içme suyu kaynağına sahip değil ve iklim krizi büyüdükçe, bu sorunun daha da kötüleşeceği düşünülüyor. Gezegendeki suyun yaklaşık yüzde 97’sini oluşturan tuzlu su bu ve benzer yöntemlerle insan kullanımı için uygun ve güvenli hale getirilirse, temiz su sorununa kalıcı bir çözüm bulunabilir. Wang ise “Çalışmamız, enerji talebini azaltmak ve suyu tuzdan arındırmanın sürdürülebilirliğini iyileştirmek için güneş enerjisinin kullanılmasına yönelik işlevsel materyallerin tasarımı için heyecan verici yeni bir yol sağlıyor” diyor.

Kaynak: https://www.sciencealert.com/new-material-makes-seawater-drinkable-in-minutes-and-is-cleaned-by-sunlight

Airbus’un Geliştirdiği ATTOL, Uçaklarda Pilotun Yerini Alıyor

Bir pilot olmaksızın tam otonom bir uçak ile uçmaya ne dersiniz? Dünyanın en büyük havacılık şirketlerinden Airbus, Otonom Taksi, Kalkış ve İniş (Autonomous Taxi, Take-Off & Landing – ATTOL) projesi kapsamındaki tüm safhaları başarıyla tamamlayarak pilotsuz bir havacılık sisteminin ilk önemli adımını attı.

Otomatik pilotlar ne kadar süredir hayatımızda? 30,40,50… Aslında sanıldığından daha uzun. Zira 1914’te, Wright Kardeşlerin insanlığı havacılık çağına ulaştırmasından sadece 11 yıl sonra, Lawrence Sperry isimli bir pilot, Curtiss C-2’ye kurduğu bir stabilizasyon sistemiyle bir uçağı düz tutabildiğini ve pusulada tutarlı bir yön gösterebileceğini iddia etti ve bunu kanıtlamak için de Paris’in hemen dışındaki Seine’de muhteşem bir halka açık gösteri düzenledi. Günümüzde ise uçaklardaki otopilot sistemi artık tipik ticari uçağı insan pilotlardan çok daha fazla uçuruyor. Her ne kadar şu anda pilotun, uçak en az 10.000 fit’e ulaşana kadar ellerini “çubuğun” üzerinde tutması gerekse de gerçek şu ki, hava koşulları, rüzgar ve görüş kötüleştikçe, otopilotlar çoğu zaman daha iyi ve daha güvenli bir iş çıkarıyor.

Son birkaç yıldır Airbus, tüm işlevleri tamamen otonom sistemlerin kontrolü altında, tamamen uçağa yerleştirmeyi amaçlayan Otonom Taksi, Kalkış ve İniş (ATTOL) projesi adını verdiği proje üzerinde çalışıyor. Radar, kamera ve LiDAR gibi sistemler yardımıyla çalışan ATTOL sistemi, gelişmiş yapay zeka ile makine öğrenme algoritmalarıyla bir uçuşun en önemli aşamalarını pilota ihtiyaç duymadan kendi başına halledebiliyor. Kısa bir süre önce de ATTOL sistemi ile donatılan bir A350-1000 modeliyle ilk “tamamen otonom taksi, kalkış ve iniş testi” başarıyla gerçekleştirildi.

Stratejik kararlar pilota emanet

18 Aralık tarihinde gerçekleştirilen ilk otonom kalkış testi sonrasında iniş testlerine odaklanan Airbus, neredeyse mevcut tüm yolcu uçaklarının GPS ve radyo sinyalleri yardımıyla zaten kendi kendine iniş yapabildiği bir dönemde test uçağını tüm bu altyapı olmadan indirmeye çalıştı ve bu şekilde 30 iniş denemesi gerçekleştirildi. Tüm bunlarda başarı elde edilmesinin ardından oldukça karmaşık bir süreç olan taksi testlerini de başarıyla tamamlayarak programın zafere ulaştığı bildirildi.

Tamamen otonom pilotlara geçildiğinde ise pilotlara olan ihtiyaç ortadan kalkmayacak. Zira Airbus yetkilileri “pilotların uçağı kullanmaktan daha çok stratejik karar alma ve görev yönetimine daha çok odaklanmalarına yardımcı olmak” için tamamen otonom bir sistemin çok büyük bir adım olacağını söylüyor. Öte yandan her ne kadar otonom teknolojisi havacılık sektöründe pek çok değişime imza atacak olsa da uzun bir süre daha insan pilotlar çubuğun arkasında yer alacak gibi görünüyor.

Kaynak: https://newatlas.com/aircraft/airbus-attol-autonomous-airliner/