Yazar -Hilal Dereli

Zamanı İleri Saran Uygulama: FaceApp

İnsanların en çok merak ettiği konuların başındadır kendilerini gelecekte nelerin bekledikleri ve yine gelecekte neye benzeyecekleri… İşte son dönemlerde popüler olan mobil bir uygulama kaderin olmasa da yüzlerin gelecekte nasıl değişeceğini ortaya koyuyor. Hemen hemen her platformda karşımıza çıkan uygulama ile siyasetçisinden sporcusuna, ünlüsünden ünsüzüne herkesin yaşlanmış hallerini görmek mümkün… Tabii bu popüler uygulamaya dair pek çok soru işareti de şimdiden akıllara gelmiş durumda…

Son günlerde sosyal medyada en çok rastladığınız paylaşım ne diye sorsak alacağımız cevap malum: Yaşlı insanlar…. Bunun nedeni ise akıllı telefonlar için “Wireless Lab” tarafından 2017’de yayınlanan ve ücretsiz olarak indirilen “FaceApp” uygulamasının özellikle internet fenomenlerinin ve ünlü isimlerin de katkılarıyla yeniden popüler olması…  Sporcusundan, siyasetçisine, ünlüsünden ünsüzüne herkes bu uygulamayı kullanarak kendilerinin yaşlanmış veya gençleşmiş hallerini paylaşıyor. Yapay zekâya sahip fotoğraf editörü uygulaması; insanları gençleştirebiliyor, yaşlandırabiliyor hatta farklı bir cinsiyette nasıl görüneceklerini ortaya koyuyor. Bunun arkasında ise herhangi bir fotoğraftaki yüzün yapay sinir ağları kullanılarak değiştirilmesi yatıyor.

Fotoğrafınız artık sizin değil!

Applyzer verilerine göre, kısa bir süreliğine de olsa ücretsiz olarak telefonlarda kullanılabilen FaceApp günde 700 bin indirme sayısına ulaşmış durumda… Dünya çapında hızla yaygınlaşan uygulamanın kısa sürede yakaladığı bu başarı kimileri tarafından kuşkuyla karşılanıyor. Bu kuşkunun ardında yatan neden ise milyarlarca kullanıcının akıllı cihazları ile günlük yaşamlarında bıraktıkları dijital izler ile ortaya çıkan verinin -özellikle de ses ve yüz tanıma odaklı olanlar- artık pek çok şirketin hedefinde olması… Zira FaceApp uygulamasını indirirken kabul edilen “Gizlilik Sözleşmesi” ve “Kullanım Şartları” ile sizin sandığınız veri artık sizin olmuyor. Örneğin, kendinizi yaşlandırmak istediğinizde yüklediğiniz fotoğrafı, uygulama dilediği şekilde kullanma hakkına sahip.  Yani fotoğrafınız izniniz olmadan uygulama tarafından paylaşılabilir, görüntülenebilir ve hatta kullanılabilir. Üstelik iş bununla da kalmıyor ve bu paylaşımlar sonunda herhangi bir maddi veya manevi zarar görürseniz tüm haklarınızdan feragat etmiş oluyorsunuz. Bunun nedeni ise böyle bir zarar görebileceğinizin farkında olduğunuzu beyan ediyor olmanız.

Teknoloji mi mahremiyet mi?

FaceApp uygulaması, şimdilik kullanıcılar için eğlenceli bir paylaşım olarak görülse de uygulama üzerine yapılmakta olan tartışmalar daha çok su kaldıracağa benziyor. Yapay zeka konusuyla ilgilenen uzmanlara göre kullanıcıların gençlik ve yaşlılık hallerini karşılaştırabilen FaceApp gibi uygulamalar, “yüz tanıma algoritmalarını geliştirme” açısından önemli aşamalar olsa da kimilerine göre de mahremiyete ve kişisel verilerin korunmasına yönelik haklara vurulan büyük darbeler niteliğinde…

Yapay Zekadan Grip Aşısı

Penisilin, kızamık, çocuk felci ve kuduz aşısı… Bunların hepsinin ortak özelliği dünyada milyonlarca insanın hayatını kurtarmaları ve bir insan tarafından geliştirilmeleri… Avustralya’da geliştirilen bir grip aşısı ise bu saydıklarımızdan daha farklı bir özelliğe sahip… Zira geliştirilen aşı bir yapay zekanın tasarladığı ilk aşı olma özelliğini taşıyor.

Flinders Üniversitesi’nde geliştirilen grip aşısı bir yapay zekanın tasarladığı ilk aşı oldu. Söz konusu aşının öncekilerden daha güçlü olduğunu söyleyen bilim insanı Nikolay Petrovsky, “Aşıyı bir aracın motoruna benzetirsek, bu motora ekleyebileceğimiz bir turbo şarj cihazı geliştirdik” diye konuşuyor. Aşıyla ilgili kısa süre içinde ABD’de 12 ay sürecek klinik testlere başlanacağını kaydeden Petrovsky, ilk defa bir insan tarafından icat edilmemiş bir aşının insanlar üzerinde deneneceğinin de altını çiziyor.

Sam’in önerisi işe yaradı

Bir özelliği de bağışıklık sisteminin griple mücadeledeki tepkisini güçlendirmesi olan aşının yapay zeka ile olan ilişkisine gelirsek… Aşıyı geliştiren yazılımın adı Sam ve bu yazılımın bilgi edinme ve bunlardan yeni fikirler yaratma gibi kabiliyetleri bulunuyor. Sam’in öncelikli olarak eğitildiğini söyleyen Petrovsky, işe yarayan ve işe yaramayan ilaçların örneklerini Sam’e tanıttıklarını anlatıyor. Sam’in söz konusu örneklerden sonra kendilerine yeni bir öneriyle geldiğini söyleyen Petrovsky, öneriyi incelediklerini, test ettiklerini ve işe yaradığını gördüklerini ifade ediyor.

İlaç da geliştirebilecek

Söz konusu gelişmenin aşı endüstrisinde bir devrim yaratacağına inananlar bulunuyor. Zira uzmanlara göre yapay zeka kullanımı aşı bulma sürecini hızlandırıyor ve maliyetleri düşürüyor. Nitekim büyük firmaların yaklaşık 5 yıl boyunca binlerce çalışanla bir aşıyı ürettiğini ve bunun da yüz binlerce dolara mal olduğunu kaydeden Petrovsky, buna karşılık kendi ekibinin bu yeni aşıyı yapay zekanın yardımıyla geliştirmelerinin sadece iki yıllarını aldığını söylüyor. Üstelik Petrovsky,20 yıl içerisinde yapay zekanın ilaç geliştirmede de kullanılabileceğini belirtiyor

Merkez Bankalarında Libra Hareketliliği

Facebook geçtiğimiz günlerde, kripto para birimi Libra’yı gelecek yıl piyasaya süreceğini  duyurdu. Facebook kamuoyuyla sadece kripto para planlarını paylaşmış olsa da şimdiden bu haber küresel finans kurumlarını harekete geçirmeye başardı. Nitekim Merkez Bankaları Facebook’un Libra haberinin ardından kendi dijital para birimlerini yaratma fikriyle daha fazla ilgilenmeye başladıklarını açıkladı.

Facebook CEO’su Mark Zuckerberg’un geçtiğimiz günlerde kendi hesabı üzerinden yaptığı paylaşım gündeme bomba gibi düştü. Gönderide Facebook’un 2020 yılında yeni kripto para birimi Libra’yı ve dijital cüzdan Calibra’yı piyasaya süreceği belirtiliyordu. Küresel bir para birimi olarak sunulacak olan ve kullanıcıların çevirimiçi finansal hizmetleri kolaylaştırması hedeflenen Libra’yı kullanması beklenen markalar arasında Uber, Mastercard, Paypal, Sportify gibi şirketler yer alıyor. Libra banka hesabı olmayan kullanıcıların alışveriş ve para transferi gibi işlemlerini gerçekleştirmelerini sağlarken; Facebook Blockchain Birimi Başkanı David Marcus da Libra sayesinde dünya genelinde milyarlarca insana daha kapsayıcı ve açık bir finansal ekosisteme erişim olanağı sunulacağını belirtti.

 Piyasa beklenenden erken oluşabilir

 Facebook’un bu açıklamasının ardından Merkez Bankaları da kendi dijital para birimlerini yaratma fikriyle daha fazla ilgilenmeye başladıklarını açıkladı. Nitekim, “Merkez Bankalarının merkez bankası” olarak bilinen İsviçre merkezli Uluslararası Ödemeler Bankası (BIS) Direktörü Agustin Carstens da yaptığı açıklamada Merkez Bankalarının yakın bir zamanda kendi kripto para birimlerini piyasaya sürmeleri gerekebileceğini vurguladı. Kripto para birimleri üzerinde çoğu Merkez Bankasının çalıştığını ve kendilerinin de aynı şekilde çalıştıklarını vurgulayan Carstens, buna yönelik bir piyasanın beklenenden daha erken oluşacağını ve bu sebeple Merkez Bankalarının kendi dijital para birimlerini tanıtmaya hazır olmalarını istediklerini kaydetti.

Neden Bitcoin değil de Libra?

Libra’dan önce birçok Merkez Bankası,  Bitcoin ve Ethereum gibi kripto para birimlerinin dolar ve euro’ya karşı oldukça oynak olmaları nedeniyle para olarak değerlendirilemeyeceğini açıklamışlardı. Öte yandan Facebook’un Libra’ya yönelik yerleşik dünya para birimlerine değer veren yaklaşımının onu piyasada daha istikrarlı yapması bekleniyor. Aynı zamanda BIS’in yıllık raporunda yer alan dijital para birimlerine yönelik yazıda, teknoloji şirketlerinin desteklediği kripto para birimlerinin küresel finansta “hızla lider olabileceği” ve rekabet, istikrar ve sosyal refaha tehdit oluşturabileceği de belirtiliyor. Bu nedenlerle de Libra daha piyasaya çıkmadan sektörün ilgisini çekmiş ve ciddiyetini kazanmış durumda.

Şu an için Libra’nın piyasaya sürüldükten sonra nasıl bir etki yaratacağını kimse bilmiyor. Öte yandan Merkez Bankalarının, kendi dijital para birimlerini yaratma olasılığını açıkça tartışmaya açması, Facebook’un şimdiden geleneksel bankacılık sistemini ne kadar etkilediğini gösteriyor.

Havacılıkta Elektrikli Uçak Dönemi

Ulaşım sektöründeki son teknolojilerden biri şüphesiz ki elektrikli otomobiller… Karbon salınımını ve fosil yakıtlara bağlılığı azaltmasıyla ulaşımdaki çevresel çözümlerin başında gelen bu araçlara artık sadece karayollarında rastlamayacağız. Şöyle ki Paris Air Show’da tanıtılan dünyanın ilk elektrikli uçak modeli, bu yeni trendin göklere de taşındığını gösteriyor.

 Teknolojideki gelişmeler her sektörü olduğu gibi havacılık sektörünü de yakından etkiliyor. Yakın bir gelecekte hipersonik yolculukları, biyoyakıtı ve otonom uçuşları göreceğimiz bu sektörde son dönemin gündemi ise elektrikli uçaklar… Roland Berger Danışmanlık şirketine göre günümüzde geliştirilmekte olan elektrikli uçakların sayısı geçen yıla göre yaklaşık yüzde 50 artarak 170’e yükseldi. Bu yeni teknolojiye olan yatırımların artmasının altında ise tabii ki “verimlilik” yatıyor.

Oyunun adı verimlilik

Küresel havacılık endüstrisi tüm karbondioksit (CO2) emisyonlarının yüzde 3’ünü üretiyor ve jet yakıtı için yılda yaklaşık 180 milyar dolar harcanıyor. Nitekim Roland Berger’in kıdemli danışmanı Nikhil Sachdeva’ya göre verimliliğin arttırılması uçak satışlarında oyunun adı olurken ‘elektrik’ de bunun bir sonraki aşaması olacak.

Dokuz yolcu taşıyor

Geçtiğimiz günlerde düzenlenen ve yeni teknolojilere sahip onlarca uçak modelinin tanıtıldığı Paris Air Show’a “elektrikli uçak” damgasını vurdu. Havacılık sektöründe yeni bir çağın habercisi olarak kabul görülen ve havacılık şirketi Eviation Aircraft tarafından lanse edilen “Alice” tek şarjla 650 mil yani yaklaşık 1,050 km mesafe gidebiliyor. Dokuz yolcuyu taşıyabilen uçak, aynı zamanda 10,000 fit’te yaklaşık 450 km/saat ile 1,050 km boyunca yol alabiliyor.

2022’de göklerde

Uçağın ABD sertifikasyonunu 2021’de alması beklenirken; ardından Kuzey Amerika pazarına giriş yapması hedefleniyor. Havayolu işletme maliyetlerini yüzde 70 oranında azaltabileceği iddia edilen Alice tahmini olarak 2022’den itibaren kullanılabilir hale gelecek. Öte yandan şirket daha uzun mesafeler için ayrıca bir modelin daha geliştirilme aşamasında olduğunu da açıkladı. Uçak için düşünülen fiyat ise 3,5 – 4 milyon dolar arasında yer alıyor. Bununla birlikte uçağın donanımına göre fiyatının değişmesi bekleniyor.

Uzay Turizmine Hazır Mısınız?

Yaz turizmi, kış turizmi, sağlık turizmi, kültür turizmi derken uzun zamandır konuşulan uzay turizmi de sonunda resmiyet kazanarak ilk müşterilerini beklemeye başladı. NASA, geçtiğimiz günlerde bir açıklama yaparak resmi UIuslararası Uzay İstasyonu’na (ISS) vatandaşları kabul edebileceğini duyurdu. İnsanların uzaya olan merakı ve ilgisi göz önüne alındığında ISS artık turistlerin yeni uğrak yeri olabilir. İlk gelen bilgilere göre tabii söz konusu seyahat her keseye uygun olacağa benzemiyor.

 ABD Uzay ve Havacılık Dairesi (NASA) Uluslararası Uzay İstasyonu’nu (ISS) 2020’den itibaren turizme açacağını açıkladı. Ticari uzay araçlarıyla yörüngeye çıkarılacak uzay turistleri ISS’de 30 güne kadar kalabilecek ve ISS’e yılda en fazla iki özel seyahat gerçekleştirilebilecek. Tek seferde uzaya gönderilecek yolcu sayısı ise yalnızca 4 olacak. Uzay İstasyonu’na gitmeye hak kazanmak için turistlerin NASA’nın belirlediği tıbbi standartlara uygun olması ve özel eğitimleri geçmesi gerekiyor.

50 dolara internet

 ISS’ye biletler ise tahmin edildiği üzere pek de ucuz olmayacak. Gelen ilk bilgilere göre uzaya çıkmak isteyen turistler bunun için gecelik yaklaşık 35 bin dolar ödeyecek. Bu ücretin 11 bin 250 doları yaşamsal ihtiyaçlar ve tuvalet, 22 bin 500 doları yemek, tıbbi ihtiyaçlar ve egzersiz, 50 doları 1 GB’lık interneti içeriyor. Uzay araçlarıyla yörüngeye çıkarılacak turistler Uluslararası Uzay İstasyonu’nda 30 güne kadar kalabilecek. Yani, bir ayını uzay istasyonunda geçirmek isteyen turistler bunun için 1 milyon doları aşkın bir bedel ödemek zorunda kalacak.

Seyir zevki yüksek olacak

Yeryüzünden 350 kilometre yukarda, saatte 28 bin kilometreden daha yüksek bir hızda dünyanın etrafında dönen ISS’de 2011’den beri aralıksız olarak insanlar yaşıyor. Dünyanın etrafındaki dönüşünü 90 dakikada tamamlayan ISS’de günde 16’şar kere gündoğumu ve günbatımı izlemek mümkün. Bu da turistler için seyir zevki yüksek anılar anlamına geliyor.

 NASA uzun yıllar direndi

Bu arada NASA’nın uzun zamandan beri uzayla ilgili faaliyetlerini ticarete dökmekte gönülsüz olduğunu hatta bu fikre direndiğini söylemek mümkün. Bununla birlikte özel sektör şirketlerinin uzay teknolojileri konusunda ilerlemeye başlamaları NASA’nın bu katı tutumunu yumuşatmışa benziyor. Nitekim 2024 yılında Ay’a gitme planları yapan NASA, özel şirketlerin bu hedefleri için yardımcı olacaklarını umut ediyor.

 

 

 

Yapay Zeka Konuşamayanlara Ses Olacak

Bilim insanları yapay zeka ve elektrotlar sayesinde beyindeki sinyalleri konuşmaya çeviren bir cihaz geliştirdi. Bu sistem, beyninde hasar bulunan ya da epilepsi, Alzheimer, Parkinson, MS gibi nörolojik hastalıkları olan kişilerin konuşma yetisini geri kazanmasına yardımcı olabilecek. Üstelik sistem bununla da kalmayacak ve konuşan kişinin duygularıyla kişiliğini de yansıtabilecek.

Son zamanlarda yapılan bir çalışma, sesi olmayanlara ses olabilecek bir ürünü ortaya koydu. Bunun için bilim insanları elektrotları ve yapay zekayı kullanarak beyin sinyallerini konuşmaya çevirebilecek bir cihaz üretti. Dr. Edward Chang’in laboratuvarında geliştirilen yeni sistem, kişinin beynindeki konuşma merkezleri tarafından kontrol edilebilen sentetik bir ses üretilebileceğini gösteriyor. Bilim insanlarına göre söz konusu sistem, sadece konuşma bozukluğu olan bireylerin akıcı bir iletişim kurmasını sağlamayacak, aynı zamanda konuşan kişinin duyguları ve kişiliğini yansıtacak şekilde de ayarlanabilecek. Öte yandan felçli bazı hastalar bu sistemden yararlanamayacak çünkü teknoloji beynin dudakları, dili, gırtlağı ve çenenin doğru biçimde hareket etme ilkesi kapsamında çalışacak.

Çalışma kapsamında beyin implantı tedavisi almış beş epilepsi hastasının beyin aktivitesi kaydedildi. Beyinde bulunan elektrotlar, beyin dalgalarını bilgisayar tarafından söylenen kelimelere çevirmek için kullanıldı. Çalışmada epilepsi hastalarından yapay zeka algoritmasının, beyin sinyallerinin konuşma olarak gönderdiği kodları çözebilmesi adına birkaç cümle okuması istendi. Nörolojik cerrahi profesörü ve UCSF Weill Neuroscience Enstitüsü üyesi olan Dr. Chang’e göre bu çalışma ilk kez bireyin beyin aktivitesine dayalı tüm sözlü cümlelerin üretebileceğini gösteriyor. Aynı zamanda halihazırda ulaşılan bu teknolojiyle, konuşma kaybı olan hastalarda klinik olarak uygun bir cihaz üretebileceğinin de heyecan verici bir delili.

Yüzde 70’i anlaşılabiliyor

Ağzın şekline ve seslerine odaklanarak bir ilke imza atılan sistemde çalışma prensibi ise şöyle; ilk olarak beynin dili, dudakları, çeneyi ve gırtlağı hareket ettiren kısmına elektrotlar yerleştiriliyor ve beynin bu bölgesindeki elektrik sinyalleri algılanıyor. Ardından bilgisayarda farklı sesler için ağzın ve gırtlağın hareketleri kopyalanıyor ve sonunda da ses aygıtından “sentetik bir konuşma” duyuluyor. Şu an için konuşmalar çok net duyulamadığı için sistem mükemmel çalışmıyor. Nitekim beş kişinin katıldığı deneylerde yüzlerce cümle arasından dinleyiciler konuşulanların yüzde 70’ini anlayabildi. Öte yandan elde edilen sentezlenmiş konuşmada, dakikada 150 kelime türetildi ki daha önceki benzer sistemlerde bu sayı dakikada sadece 8’di.

 

Zihinlerimiz okunabilir mi?

Bu teknoloji farklı hastalıklardan iletişim becerilerini kaybedenlere, başkalarıyla konuşabilmek için gerçekten yardımcı olabilir. Öte yandan kimileri bu teknolojinin bir “zihin okuma aracı” olarak çalışabileceği ve insanların özel düşüncelerini tehlikeye atabileceğinden endişe duyuyor. Öte yandan bilim insanları konuşmanın doğru bir şekilde taklit edilebilmesi için hâlâ çok mesafe kat edilmesi gerektiğini düşünüyor. Nitekim Dr. Chang da “Biz ve diğer araştırmacılar sadece düşünceleri deşifre etmeyi denedik. Ancak bu çok zor bir problem” diyerek bu yüzden insanların ne demeye çalıştığına odaklandıklarını belirtiyor.

Mona Lisa Canlandırıldı!

Hayatta olmayan veya gerçek olmayan bir insanın gülümseyerek sizinle konuştuğunu hayal edin veya etmeyin… Zira bu kurgu şimdilerde gerçek oldu. Dünyanın en ünlü kadınlarından Mona Lisa, yapay zeka araştırmacıları tarafından canlandırıldı. Tek bir fotoğraftan elde edilen videoda, portredeki modelin başını, gözlerini ve ağzını hareket ettirdiği görülüyor.

Seyredenler bilir… Harry Potter, Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu’na ilk ayak bastığında okulun taş duvarlarının hareket ettiğini ve duvarda asılı portrelerin konuşmaya başladığını görünce çok şaşırır. Makine öğrenimi sayesinde bunun gerçeğe dönüşmesine bir adım daha yaklaşıldı. Makine öğrenimi araştırmacıları, bir insanın yüzünün tek bir karesinden gerçekçi hareketleri yeniden oluşturabilen, sadece fotoğrafları değil tabloları da canlandıracak bir sistem geliştirdi.  Şöyle ki Mona Lisa, Marilyn Monroe ve Albert Einstein gibi dünyaca ünlü isimlerin portreleri Samsung’un Moskova’daki yapay zeka merkezi araştırmacıları tarafından canlandırıldı. Yüz hareketlerini tanımlama ile gerçekleşen yöntem, önceden yüklenen büyük miktarda veri ile gerçekleştiriliyor. Ne kadar çok veriye sahip olunursa o kadar iyi sonuçlar ortaya çıkıyor.

Tek fotoğraf yeterli

Bir videodaki yüzün hareketleri taklit edildiği gibi tek bir fotoğraftan da video elde edilebiliyor. Videoda, portredeki modelin başını, gözlerini ve ağzını hareket ettirdiği görülüyor. Yöntem, kaynak yüzdeki hareketleri hedef yüze uyguluyor. Böylece hedeflenen yüz, kaynak yüzün hareketlerini taklit ediyor. Kullanılan bu yöntem tamamen yeni bir yöntem değil. Herhangi bir videodaki yüzün diğer bir yüze taklit edilmesi gibi örnekler de bulunuyor fakat bunların çoğu, analiz için bir veya iki video gibi önemli miktarda veri gerektiriyor.

Daha önce de “Deepfake AI” adı verilen bu teknoloji sayesinde sahte videolar üretilebiliyordu. Fakat bunu gerçekleştirebilmek için yüzün farklı açılarının bulunduğu birçok fotoğraf verisine ihtiyaç duyuluyordu. Şimdi ise bu yeni sistemle tek bir fotoğraf yeterli… Herhangi bir görüntüdeki yüzü kaynak olarak kullanan sistem, fotoğrafı alarak öncelikle yüzün ana hatlarını belirliyor. Fotoğrafı çözümleyen yapay zeka ardından onu anlık veri girişi ya da video desteği ile konuşturabiliyor.

Bu yöntem, sadece yüz ve üst gövde üzerinde çalışıyor. Yani bu yöntem ile Mona Lisa’nın dans etmesini sağlamak mümkün değil.

 

İnsan Beynine Yeni Bir Rakip Doğdu

Çağlar boyunca bilimin en önemli gündemi beyin ve onun nasıl çalıştığını keşfetmek oldu. Şimdilerde ise bilim, beyinden öğrenilenlerle ona benzeyen bir sistem geliştirmenin peşinde… Geçtiğimiz günlerde bu yolda somut bir adım atıldı ve bilim insanları öğrenebilen hatta gelişebilen beyin benzeri bir organik transistör oluşturduklarını açıkladı. Şimdi en çok merak edilen ise bu organik transistörün yapay zekanın evrimini nasıl etkileyeceği yönünde…

İnsan beyni oldukça karmaşık bununla birlikte bilişsel bir sistem olmasıyla dikkat çekiyor. Bilim insanları ve araştırmacılar bu nedenledir ki beynin mimarisine yapay zeka (AI), makine öğrenmesi ve derin öğrenme için ilham kaynağı olarak bakıyor. İsveç’teki Linköping Üniversitesi’nden bir grup bilim insanı ise yakın zamanda yeni bir öğrenme transistörü tasarlayarak nöromorfik hesaplamada bir atılım gerçekleştirdi.

Günümüzdeki makine öğrenimi prefabrik devrelerde gerçekleştirilirken; beyin ise bunun aksine daha önce bağlantıların olmadığı yerlerde yeni bağlantılar oluşturabilme yeteneğine sahip. İşte Simone Fabiano, Jennifer Y. Gerasimov, Roger Gabrielsson, Robert Forchheimer, Eleni Stavrinidou, Daniel T. Simon ve Magnus Berggren’in oluşturduğu araştırma ekibinin çalışması bu noktada bir fark yaratacak cinsten. Şöyle ki ekip, girdi ve çıktı arasında yeni bağlantılar oluşturabilecek, öğrenebilecek, organik bir elektrokimyasal transistör yaratarak söz konusu transistörlerin hem kısa hem de uzun süreli hafızaya sahip olmasına olanak sağladı.

Yapay zekanın geleceğini nasıl etkileyecek?

Bir organik elektrokimyasal transistör, elektron sinyallerini ve elektriği ileten bir solüsyondan (elektrolit) yarı iletken bir kanala güç iletebiliyor. Mevcut organik elektrokimyasal transistörler tipik olarak PEDOT adı verilen iletken bir polimer kullanıyor. Linköping Üniversitesi’ndeki Organik Elektronik Laboratuarı araştırma ekibinin bir üyesi olan Roger Gabrielsson, bunun yerine ETE-S adlı bir monomer geliştirdi. Araştırmacı ekibin aktardığına göre; girdi sinyalleri manipüle edildiğinde belirli bir uyarıcıya transistör tepkisinin gücü, birkaç büyüklük derecesini kapsayan bir aralıkta modüle edilebiliyor.  Böylece, organik elektrokimyasal transistörün beynin kısa ve uzun vadeli nöroplastisitesine benzer bir şekilde davranması sağlanıyor. Araştırma ekibinden Fabiano’ya göre araştırma ekibinin yeni organik elektrokimyasal transistörünün bir insan beyni iki hücre arasında sinyal iletirken tüketilen enerjiye yaklaşan enerji tüketimiyle birlikte binlerce normal transistörün işini yapabilecek.

Grand View Research’ün Nisan 2018 tarihli raporuna göre, dünya çapındaki nöromorfik bilgi işlem piyasasının 2024 itibariyle 6.48 milyar ABD dolarına ulaşacağı tahmin ediliyor. Bakalım bu yeni transistör, yapay zeka makinesi öğrenmesinin evrimleşebilir organik elektroniklere dayandığı bir geleceği müjdeleyecek mi?

 

Asteroite Yeryüzünden El Sallamaya Hazır Olun

Bilim kurgu filmlerinin en popüler konularındandır dünyaya çarpması olası asteroitler… Dünyaya yaklaşmakta olan büyük bir asteroit keşfedilir ve çarpışmaya dakikalar kala patlatılan bir bombayla tehlike bertaraf edilir. Ve mutlu son… NASA, bugünlerde benzer bir telaş içerisinde. Zira 10 yıl içinde “Kaos Tanrısı” adında kocaman bir asteroit Dünya’nın yakınından geçecek. Lakin şimdilik korkuya mahal yok… 

NASA, 10 yıl içinde Dünya’nın yakınından geçecek olan “Mısır’ın Kaos Tanrısı” olan “Apophis” adını taşıyan dev bir asteroit için teyakkuzda…13 Nisan 2029’da gökyüzüne bakan insanlar, neredeyse yıldızlar kadar parlak ve oldukça hızlı hareket edecek olan bir ışık lekesi görecekler. İşte bu ışık lekesi aslında 340 metreden büyük bir asteroit ve dünyanın sadece 19 bin mil uzağından geçecek. Uzay ajansı, bu mesafenin dünyaya zarar vermeyecek kadar uzak olduğunu belirtse de aslında bu mesafe Dünya’ya bazı uzay araçlarının geçiş mesafesi kadar yakın olacak.

Hem çok büyük hem de çok yakın

Araştırmacılara göre asteroitin Dünya’ya olan uzaklığı, kendilerine eşi görülmemiş bir bakış açısı kazandıracak. Zira bu mesafeden bilim insanları asteroiti net bir şekilde gözlemleyebilecek. Bu büyüklükteki asteroitlerin dünyaya çok yakın geçmeleri aslında çok nadir görülen olaylardan… NASA bilim insanları yakın mesafede daha küçük asteroitler gördüklerini ancak böyle büyük boyutta bir asteroite çok da sık rastlamadıklarını söylüyor.

Dünya’ya yakın nesnelerin radar gözlemleri üzerinde çalışan radar bilimci Marina Brozović, 2029’daki Apophis’in yaklaşmasının bilim için inanılmaz bir fırsat olacağını söyleyerek  “Asteroiti hem optik hem de radar teleskoplarıyla gözlemleyeceğiz. Radar gözlemleri sayesinde yüzey detaylarını da görebileceğiz” diye konuşuyor.

Çarpma riski yüzde 2,7!

Apophis, ilk olarak Haziran 2004’te Kitt Peak Ulusal Gözlemevi’ndeki astronomlar tarafından tespit edildi. Keşiften kısa bir süre sonra yaşanan teknik ve hava sorunları nedeniyle asteroitin üzerinde daha fazla çalışma yapılamadı. Bununla birlikte Avustralya’daki bilim adamları tarafından tekrar tespit edilen asteroitin 2029’daki geçişi esnasında Dünya’yı çarpma riskinin yüzde 2,7 olduğunu hesaplandı. Bilim insanlarının yaptıkları son çalışmalar ve hesaplamalara göre ise asteroitin Dünya’ya çarpma ihtimali sadece 100 binde 1… Öte yandan gelecekteki etkileri öğrenebilmek için daha fazla çalışma gerekecek. 2029 yılına gelindiğinde bu gözlem ve araştırmalar devam edecek. Bilim insanları böylece asteroitin büyüklüğü, şekli, kompozisyonu ve belki de içi hakkında daha fazla şey öğrenmeyi umut ediyor.

Geliyorlar ve gelmeye devam edecekler

Güneş etrafında dönen ve büyüklüğü kimi zaman bir elma kimi zaman da bir şehir büyüklüğünde olan milyonlarca asteroit bulunuyor. Her gün binlerce asteroit, Dünya atmosferine giriyor ve sürtünme nedeniyle yeryüzüne ulaşamadan yok oluyor. Daha büyüklerinin Dünya yörüngesine girmesi ise kitlesel bir felakete yol açabilecek potansiyeller taşıyor. ABD’de gökbilimcilerin kurduğu özel bir vakıf olan B612 Vakfı, sadece 2000-2014 yılları arasında Dünya’nın çeşitli bölgelerine 26 büyük asteroit düştüğünü açıkladı. Yayınlanan rapora göre, Kapsamlı Nükleer Test Yasağı Anlaşması Örgütü’nün (CTBTO)  Uluslararası İzleme Sistemi (IMS), 2000’den beri yeryüzünde asteroitlerin sebep olduğu 26 nükleer patlama tespit etti. Asteroitlerin güçlü bir şekilde patladığı bölgelerin, yerleşim birimlerinden uzakta ya da okyanuslarda olduğu belirtiliyor. Patlamaların gücü ise 1 ila 600 kiloton TNT kalıbının infilakı ile eş değer. Kayda geçen son patlamalardan biri Rusya’nın Chelyabinsk bölgesi semalarında 2013’de gerçekleşmişti. 600 kiloton gücünde olan asteroit Chelyabinsk’te binlerce binanın hasar almasına ve yaralanmalara neden olmuştu.

 

SpaceX Falcon 9 Roketini Fırlattı!

Elon Musk: ‘’Falcon’dan tek beklentim yerden iyice yükseldikten sonra patlaması. Bari fırlatma pistine ve kulesine zarar vermesin de NASA’ya tazminat ödemeyelim’’

2002 yılında Elon Musk tarafından kurulan SpaceX,  insanların farklı gezegenlerde yaşamalarını sağlamak amacıyla roketler, uzay gemileri tasarlıyor ve üretiyor.

SpaceX tarafından tasarlanan ve üretilen, uyduların ve Dragon uzay aracının yörüngeye güvenilir ve güvenli bir şekilde taşınması için tasarlanmış iki aşamalı bir roket olan Falcon 9, ağır yük fırlatma aracı olarak da tanımlanabilir.

Falcon 9, 2012’de Dragon’u Uluslararası Uzay İstasyonu ile buluşma için doğru yörüngeye getirdiğinden beri NASA’nın uzay istasyonundan kargo teslim etmek ve kargoları taşımak üzere uzaya çok sayıda gezi yaptı.

Space X’in en büyük roketi olan Falcon 9’un teknik özelliklerinden bahsedersek;  çapı 3.7 metre, kilogramı 549 bin 054, uzunluğu 70 metre. Falcon 9, maksimum güvenilirlik için yeniden tasarlandı ve iki aşamalı konfigürasyonu sayesinde motorun kapanması durumunda bile görevini güvenle tamamlıyor. Falcon 9, çok sayıda fırlatma aracında kullanılan piroteknik sistemlerin aksine, zeminde test edilebilecek düşük şoklu, son derece güvenilir bir ayırma sistemi kullanıyor.

Dünya’da bir ilk: 45 dakika arayla uzaya 2 roket gönderildi

Birisi kuzey yarım küreden diğeri de güney yarım küre Yeni Zelanda’dan özel bir şirket uyduyu yörüngeye yerleştirmek için bir roket gönderdi. ISS ve gönderilen roketin hızları saatte 25 bin km. Dolayısıyla dünyanın çevresini 90 dakikada dolanacak kadar çabuk ve dünyada atılacak bir mermiden 10 kat daha hızlı hareket ediyor.

SpaceX’in fırlatması ‘Of course I still love you’ gemisinde bir elektrik arızasının olması ve boosterda helyum gazı sızıntısı tespiti gibi nedenlerle yedi kez ertelenmişti. Hava şartlarının ve aksaklıklarında düzeltilmesiyle Falcon 9, Kennedy Uzay Merkezi’nden saat 02:48’te uzaya fırlatıldı. Bir yandan güvenlik anonsları yapılırken bir yandan da havada likit hidrojen ve oksijen kokusu oldukça hissedildi.

Üzerinde Dragon kapsülü taşıyan Falcon 9’un bu kapsülünün içerisinde eşyalar var. Kapsül daha önce 2 bin 482 kilogramlık malzemeyle CRS16 görevinde kullanıldı. Görevin amacı Falcon 9’un, Dragon kapsülünü uzaya fırlattıktan sonra 2 gün içinde Uluslararası Uzay İstasyonu’na kenetlenmesini sağlamak, içinde taşıdığı tüm malzemeyi aktarmak, ISS’ten malzemeleri geri yüklemek ve başarıyla dünyaya geri dönüp, inmek. Bu şekilde misyon başarılı kabul edilecek. İkinci amaç ise fırlatmadan sonra ateşleyici boosterın ilk aşamadan ayrılarak tekrar yakınlara gelmesini sağlamak. Falcon 9 fırlatıldıktan sonra üzerindeki booster başarıyla ‘Of course I still love you’ gemisine geçiş yaptı.  Falcon 9’un yükselmesi başarılı olurken inişi başarılı olmadı. Elon Musk yaptığı açıklamada Falcon 9’un tek parça olduğunu ancak düştüğü yerden alınması gerektiğini söyledi.

SpaceX, Falcon 9 roketi bilim ve insanlık adına önemli bir olay olarak tarihe geçecek.

Roketin fırlatılmasıyla, uzaydaki astronotlar oksijen soluyup, karbondioksit veriyorlar. Onlara mikroalgler yani minik yosunlar gönderilerek bu karbondioksitle beslenmeleri ve üretecekleri oksijenin de istasyonda kullanılabilmesi hedefleniyor. Bununla birlikte ileride uzayda insanların daha uzun süre yaşayabilmesi için organik hibrid sistemlerle ve kredi kartı boyutunda içinde insan hücreleri olan doku çipleri ile mikro yerçekimi ortamının insan sağlığına olan etkileri araştırılacak.

Fırlatılan Falcon 9 ile ileride uzay araçlarının asteroidlere inişi için uygun tasarımlar yapılması hedeflenirken bu proje ile uzaydaki insan DNA’sını nasıl etkilediği araştırılacak.