Yazar -Hilal Dereli

Telefonunuzu Tanıyan Maske Geliyor

Korona virüs salgını nedeniyle maske takarken, telefonunuzun yüz tanıma sistemi ile kilidini açmak için mücadele mi ediyorsunuz? Çinli bir teknoloji şirketi, şimdilerde hem kendini temizleyebilen hem de telefonların yüz tanıma kilidini açabilecek şeffaf bir N95 benzeri yüz maskesi üzerinde çalışıyor.

Korona virüs salgını ile beraber hayatımıza pek çok kavram ile nesne girdi. İzolasyon, pandemi, sosyal mesafe, koruyucu yüz maskeleri bunlardan sadece birkaçı… Özellikle yüz maskeleri artık hayatımızın her alanında ve anında… Dünyada birçok şehir, sakinlerinin halka açık yerlerde maske takmasını isterken; pek çok büyük havayolu şirketi, uçuşlarda yüz maskesinin zorunlu hale getireceklerini açıkladı. Yüz maskeleri bir yandan sağlığımız için kritik bir rol oynarken bir yandan da kimi sıkıntılar doğurdu ki bunların başında yüz tanıma kilidine sahip akıllı telefonlarda yaşanan uyumsuzluk geliyor. İşte bundan yola çıkan Huami, yüzün büyük bir kısmını kapladığı için yüz tanıma kilitlerini geçersiz kılan standart N95 maskelerine alternatif olacak şeffaf bir N95 maskesi üzerinde çalıştığını açıkladı.

Yüz tanıma sistemleriyle uyumlu

Değiştirilebilir bir N95 filtresine sahip ve kendi kendini dezenfekte eden maskenin insanların havayı güvenle solurken yüz ifadelerini ve duygularını açığa vurabilmesi de amaçlanıyor. Apple iPhone ve Google Pixel 4 gibi akıllı telefonlardaki yüz tanıma sistemleriyle uyumlu olacak şekilde tasarlanan maskeler değiştirilebilir filtre pedine, yarı saydam bir çerçeveye, buğu önleyici ön kısma, havalandırma fanına ve dahili bir UV ışığa sahip… Yüzün tamamının görünebilmesini sağlayan maske, yumuşak ve esnek malzemelerden yapıldığı için yüze sıkıca oturuyor. Birçok maske makinede yıkanabilirken, bu maskeler ise kendi kendini dezenfekte etmek için dahili bir ultraviyole ışık kullanıyor. Aynı zamanda kullanıcılar, sıcak ve nemli ortamlarda maskeyi soğutabilecek bir havalandırma fanı ve hava kalitesi, nem, solunum hızı ve son kullanma tarihi hakkında gerçek zamanlı bilgi verebilecek bir AQI cihazıyla kişiselleştirilebiliyor. Şirket şu anda maskelerinin prototipleri üzerinde çalışırken; ürünü pazara sunmanın muhtemelen altı aydan bir yıla kadar süreceğini açıkladı. Fiyatlandırma için henüz çok erken olsa da bir Huami sözcüsü maskeleri “uygun fiyatlı” yapmayı hedeflediklerini de söyledi.

 

Kaynak:

https://www.cnet.com/news/this-n95-like-face-mask-concept-amazfit-aeri-would-allow-you-unlock-your-phone-with-face-id/

Temiz Enerjili Jet Motoru Üretildi

Dünyadaki karbon salınımının nedenlerinden biri olarak gösterilen hava yolculuğunda artık “temiz” bir dönem başlayabilir. Zira bilim insanları geliştirdikleri yeni bir jet motoru prototipi sayesinde karbon salınımını ortadan kaldırdı. Sadece hava ve elektrikle çalışan jet motoru, herhangi bir fosil yakıt kullanmadan kendi kendine itme gücü uygulayabiliyor.

Birçok sektörde özellikle de ulaşımda fosil yakıtlara oldukça bağımlı bir dönemden geçiyoruz. Bununla beraber fosil yakıtlar hem sürdürülemez hem de sera gazı emisyonunun kaynağı olduklarından dolayı oldukça riskli durumdalar…  Dünya çapında bu bağımlılığı azaltacak çalışmalar devam ederken; Wuhan Üniversitesi Teknolojik Bilimler Enstitüsü’nden bir grup bilim insanı herhangi bir fosil yakıt kullanmadan kendi kendine itme gücü uygulayabilen yeni bir jet motoru geliştirdi. Geliştirilen bu teknolojinin önemi oldukça kritik zira bu yeni jet motoru, uçakların bir gün sadece elektriği ve etrafındaki havayı yakıt olarak kullanabileceği anlamına geliyor.

Geleneksel motorlarla aynı güçte

Söz konusu prototip sayesinde karbon salınımının önüne geçilerek temiz bir hava yaratılabiliyor. Küresel ısınmanın etkilerini azaltmayı amaçlayan yeni jet motoru, havayı sıkıştırarak ve mikrodalgalarla iyonize ederek itici plazma üretiyor. Fosil yakıt kullanan motorlarla benzer bir güce sahip prototip, çapı 24 milimetre olan 1 kilogramlık bir çelik bilyeyi havaya fırlatmayı başardı. Wuhan Üniversitesi’nden Baş Araştırmacı Jau Tang, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, sonuçların mikrodalga hava plazmasına dayanan motorun fosil yakıt kullanan motorlara uygun bir alternatif olabileceğini gösterdiğini söyledi. “Çalışmalarımızın motivasyonu, insanların fosil yakıtlı içten yanmalı motorları otomobil ve uçak gibi makinelere güç vermek için kullanması nedeniyle ortaya çıkan küresel ısınma problemlerinin çözülmesine yardımcı olmak” diyen Tang, ayrıca tasarımlarında fosil yakıta ihtiyaç olmadığını, bu nedenle sera etkilerine ve küresel ısınmaya neden olacak karbon emisyonunun ortadan kalktığını kaydetti.

Havacılık sektörü küresel ısınmanın önemli etkenlerinden biri olarak gösteriliyor. Zira Avrupa Komisyonu’nun bir raporuna göre uçak yolculukları, AB’de sera gazı salınımının yüzde 3’ünü, dünya genelinde ise yüzde 2’sini oluşturuyor.

 

Kaynak:
https://www.eurekalert.org/pub_releases/2020-05/aiop-ffj050420.php

 

İnsan Sağlığı Giyilebilir Sensörlere Emanet

Aralarında Türk bilim insanı Canan Dağdeviren’in de olduğu MIT araştırmacıları, kişinin hayati belirtilerini izlemek için kıyafetlere işlenmiş sensörler geliştirdi. İnsanların vücut sıcaklığı, solunum ve kalp atış hızı gibi hayati belirtilerini izlemek için kullanılabilecek sensör, ilk aşamada hastaları, sporcuları ve astronotları takip edecek.

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki (MIT) bilim insanları, insanların vücut sıcaklığı, solunum ve kalp atış hızı gibi hayati belirtilerini izleyebilmek adına kumaşlara yapıştırılarak kullanılabilecek elektronik sensörler geliştirdi. Sensörlerin gömülü olduğu giysiler, makinede yıkanabiliyor, onları giyecek olan kişilerin vücuduna yakın olacak şekilde özelleştirilebiliyor ve çıkarılarak farklı bir giysiye aktarılabiliyor. Henüz prototip aşamasında olan teknolojinin evde veya hastanede hasta olan insanları, sporcuları veya astronotları izlemek için kullanılabileceği belirtiliyor.

Parçalar özelleştirilebiliyor

Araştırmacı ekip arasında bulunan LG Elektronik Medya Geliştirme ve Yardımcı MIT Profesörü Canan Dağdeviren, projeye ilişkin olarak yaptığı açıklamada “Her gün giydiğimiz tekstil ürünlerinin içine piyasada bulunan herhangi bir elektronik parçayı veya özel laboratuvar yapımı elektronikleri ekleyerek kendimize uygun giysilere sahip olabiliriz” diyerek bu parçaların özelleştirilebilir olduğun dikkat çekiyor ve bu nedenle vücutlarından sıcaklık, solunum hızı ve benzeri gibi bazı fiziksel verilere ihtiyaç duyan herkes için giysiler yapılabileceğini vurguluyor. Dağdeviren aynı zamanda ana hedeflerinin de vücudun fiziksel aktivitelerini aynı vücut kısmından, herhangi bir fikstür veya bant gerektirmeden ölçmek olduğunu da belirtiyor.

Veriler kablosuz olarak akıllı telefonlarda

Elektronik sensörler, epoksi ile kaplanan ve daha sonra kumaştaki dar kanallara dokunan uzun, esnek şeritlerden oluşuyor. Bu kanallar, aynı zamanda sensörlerin cilde maruz kalmasına izin veren küçük açıklıklara sahip. Bu çalışma ile birlikte araştırmacılar, 30 adet sıcaklık sensörü ile birlikte kullanıcının hareketini, kalp atış hızını ve solunum hızını ölçebilen bir ivmeölçer içeren bir prototip tasarladı. Sıradan bir tişört gibi görünen bu kıyafet, vücudu sıkıştırarak sensörlerin aktif kısımlarını cilde temas ettiriyor. Bu şekilde giysi içerisinde toplanan veriler, kablosuz olarak bir akıllı telefona aktarılabiliyor istenirse de cloud (bulut) vasıtasıyla doktorun bilgisayarına gönderilebiliyor.

Hastalar uzaktan izlenebilecek

Canan Dağdeviren, bu tür bir teknolojinin kişiselleştirilmiş tele-tıp için yararlı olabileceğini ve doktorların evdeki hastalarını uzaktan izlemelerine veya uzayda bulunan astronotların sağlığını takip etmelerine olanak sağlayabileceğini söylüyor. Sensör sayesinde doktora gidilmesine veya görüntülü arama yapılmasına gerek duyulmayacağını belirten Dağdeviren, “Bu tür veri toplama sayesinde, doktorların daha iyi değerlendirmeler yapıp hastalarına daha iyi bir şekilde yardım edebildiğini düşünüyorum” diyor.

Kaynak: http://news.mit.edu/2020/sensors-monitor-vital-signs-0423

Hubble’dan 30’uncu Yıla Özel Kozmik Kareler

NASA, Hubble Uzay Teleskobu’nun uzaya gönderilişinin 30’uncu yılını, kozmostan çok özel görüntüler paylaşarak kutladı. Komşu galaksideki yıldız oluşturan bir bölgenin nefes kesen göksel enstantanesini paylaşan Hubble, uzayın akıl almaz güzelliğini ve gizemini bir kez daha ortaya koydu.

24 Nisan 1990’da faaliyete giren ve kendi yörüngesinde Dünya’yı turlayan dev teleskop Hubble’ın 30’uncu kuruluşu dolayısıyla internet sitesinde, Dünya’dan yaklaşık 163 bin ışık yılı uzaklıktaki Samanyolu Gökadası’nın yakınında yıldız oluşturan bir bölgenin görüntüsü paylaşıldı. Paylaşılan görüntüde yer alan dev kırmızı bulutsu şekil “NGC 2014”, daha küçük mavi oluşum ise “NGC 2020” olarak adlandırılırken; bilim insanları görüntüyü deniz altı dünyasına benzediği gerekçesiyle “Kozmik Resif” olarak tanımladı. Aynı zamanda söz konusu görüntü Hubble’nin gözlemlediği “en net yıldız oluşum bölgesi” olarak değerlendiriliyor.

Uzayın derinliklerini gözlemliyor

ABD Havacılık ve Uzay Ajansı’nın (NASA), Avrupa Uzay Ajansı (ESA) ve Uzay Teleskobu Bilim Enstitüsü (STScl) ile ortaklaşa geliştirdiği Hubble Uzay Teleskobu, dünya yörüngesinde uzay gözlemleri yapıyor. Yeryüzünden yaklaşık 600 kilometre uzakta olan ve bugüne değin Güneş Sistemi dışındaki yıldız, gezegen ve hâlâ gizemini koruyan kara delikler gözlemleyen Hubble sayesinde, uzayın bilinmeyen derinlikleri yüksek çözünürlüklü mercekler sayesinde fotoğraflandı. Hubble Uzay Teleskobu’nun yakaladığı görüntüler arasında bir zamanlar bilim insanlarının hayal bile edemeyeceği görüntüler de bulunuyor. Bunlar arasında özellikle kara deliğin ilk görüntüsü, kütle çekim dalgaları, Güneş Sistemi’nin ötesindeki bir gezegende bulunan su buharı gibi ilkleri saymak mümkün… Bu katkılar dışında 1,4 milyon gözlem yapan teleskop vasıtasıyla elde edilen veriler kullanılarak 17 binden fazla bilimsel makale yayımlandı.

İlham vermeye devam edecek

Washington’daki NASA Genel Müdürlüğü’nde Bilim Müdürü olarak görev yapan Thomas Zurbuchen, “Bize yakın gezegenlerden şimdiye kadar gördüğümüz en uzak gökadalara kadar evren hakkında çarpıcı bilgiler veren Hubble, bugün hâlâ devrimci bilim sunuyor. Hubble’ın sağladığı muhteşem görüntüler, 30 yıl boyunca hayal gücünü yakalamayı başardı ve daha uzun yıllar insanlığa ilham vermeye devam edecek” diyor.

NASA, aynı zamanda Hubble Uzay Teleskobu’nun 30’uncu yılına özel olarak bir video da hazırladı. Bugüne kadar çekilen 600 uzay fotoğrafının birleştirilerek hazırlanan videonun yanı sıra internet sitesinde hizmete soktuğu küçük bir arama motoruyla insanlar, doğum günlerinde Hubble’ın çektiği fotoğraflara da erişebiliyor.

 

Kaynak:

https://www.nasa.gov/feature/goddard/2020/hubble-marks-30-years-in-space-with-tapestry-of-blazing-starbirth/

 

Einstein’in İddiası Bir Yıldız Tarafından Doğrulandı

Gökbilimciler ilk kez Samanyolu’nun merkezinde süper kütleli ve  kara deliğe çok yakın çekim sahasından geçen bir yıldızın hareketini gözlemledi. Bu hareket teorik fizikçi Albert Einstein’ın genel görelilik teorisini destekledi. 104 yıl önce ünlü bilim insanı tarafından ortaya atılan Genel Görelilik Kuramı’ndan yola çıkılarak hesaplanan bir yörünge hareketi, ilk kez bir yıldızda gözlemlendi.

Avrupa Güney Gözlemevi’nin Şili’deki Atacama Çölü’ndeki Very Large Teleskopu (VLT) ile 30 yıldır sürdürülen gözlemlerin sonucunda bilim dünyasınca zirve noktası olarak kabul edilen bir olay gerçekleşti. Güneş’in 4 milyon katı büyüklüğünde olan ve Dünya’ya en yakın süper kütleli kara deliğin yüksek hızda dönen bir grup yıldızla çevrili olduğu ve “S2” adındaki bir yıldızın da yörüngesinin “rozet” şeklinde olduğu belirtildi. Çarpıcı nokta ise yıldızın Einstein’in Genel Görelilik Teorisi’nin öngördüğü biçimde hareket ediyor olması.

Genel Görelilik lehine ilk kanıt

Almanya’daki Max Planck Dünya Dışı Fizik Enstitüsü’nden (MPE) Reinhard Genzel liderliğindeki uluslararası ekibin bu ölçümlerinin, Einstein’ın genel görelilik teorisinde öngörüldüğü gibi kütle çekim etkisindeki deneylerde ışıktaki kızıla kayma etkisini açıkça ortaya koyduğu vurgulandı. Einstein’ın hemen hemen 100 yıl önce ortaya attığı genel görelilik kuramının benzer hareketler için yaptığı öneriye şu ana kadar bir kanıt bulunamamıştı. Ancak söz konusu yıldızın hareketi ünlü bilim insanının teorisini kanıtlamış oldu. Einstein’in Genel Görelilik kuramının bir nesnenin başka bir nesne etrafındaki bağlı yörüngesinin Newton’un kütle çekimindeki gibi kapalı olmadığını, bunun yerine hareket düzlemindeki devinimin devam ettiğini öngördüğünü söyleyen Genzel, “İlk kez  gezegeninin Güneş etrafındaki yörüngesinde görülen bu ünlü etki, Genel Görelilik lehine ilk kanıttı” diyor.

Genel Görelilik Kuramı nedir?

1916 yılında Albert Einstein tarafından yayımlanan kütle çekimin geometrik kuramı ve bugün modern fizikteki kütle çekimini tanımladığı düşünülen kuram olan Genel Görelilik Kuramı, özel görelilik ve Newton’ın evrensel kütle çekim yasasını genelleştirerek kütle çekimin uzay ve zaman ya da uzay-zamanda tanımlanmasını sağlıyor.

 

Kaynak:

https://lite.cnn.com/en/article/h_4a950518e2406069439d7fee5784af62

Cüzdanlar Artık Derimizin Altında

Kimlik kartları ve kredi kartlarıyla dolu kabarık cüzdanlar artık tarihe karışırken; bunların yerini deri altına enjekte edilen pirinç tanesi büyüklüğündeki çipler alıyor. İsveç’te 4 binden fazla vatandaş, bu çipler sayesinde kimliklerini, kredi kartlarını ve anahtarını artık ceplerinde değil ellerinde taşıyor.

Günlük hayatta en çok kullanılan kimlik, kredi kartı ve bilet gibi eşyalar artık cüzdanlarda değil, çeşitli yollarla deri altına enjekte edilen pirinç tanesi büyüklüğünde çiplerde taşınıyor. Bu teknolojiye öncülük eden ülkelerden İsveç’te 4 binden fazla kişi, bu çipleri kullanarak kimlik kartı, tren bileti ya da anahtarı derilerinde taşıyor. Yüksek teknoloji ürünü fütüristik bu çipler, temassız alışveriş yapıyor, kapı açıyor veya tren bileti olarak kullanılabiliyor. Özellikle demir yollarında bu çipler vasıtasıyla yolcular bilet okutmak yerine bedenlerindeki çipleri taratarak yolculuk edebiliyor. Üstelik nakit ve kredi kartlarını gereksiz kılan, dolayısıyla da teması önleyen teknolojinin koronavirüsün bulaşma riskini de büyük ölçüde azalttığı düşünülüyor.

Deri altına çip yerleştiren şirket Biohax International CEO’su Jovan Österlund, teknolojinin yeni olmasına rağmen, kullanımının önemli şekilde artığını söyleyerek, “Bu teknoloji anahtarların, banka kartlarının yerini alabilecek ve sağlık amaçlı kullanabilecek. Her ne kadar vatandaşlar şu ana kadar bu teknolojiye tam olarak ayak uyduramasa da 2018’de başlayan teknolojiye ilgi giderek artıyor” diyor.

Bununla birlikte çip teknolojisine eğilim, İsveç’in nakit kullanımının oldukça azaldığı bir döneme denk geliyor. Zira günümüzde banknotlar ve madeni paralar İsveç ekonomisinin sadece yüzde 1’ini oluşturuyor.

Kaynak:

https://www.euroweeklynews.com/2020/04/10/swedes-get-futuristic-high-tech-implants-in-their-hands-to-replace-cash-and-credit-cars-eliminating-coronavirus-contact/

 

Kripto Paraya ‘İnsan Gücü Dönemi’ mi Geliyor?

İnsanlardan güç alan bir kripto para sistemine ne dersiniz? Microsoft’un geçtiğimiz günlerde bu sistem için patent alması, söz konusu fikrin çok da uzak olmayan bir gelecekte hayatımıza girebileceğini gösteriyor.

Yeni bir kripto para madencilik sistemi için patent başvurusunda bulunan Microsoft, insanların fiziksel aktiviteler ile ürettikleri enerjiyle karmaşık veri işleme sürecini düşünmeden yapmayı sağlıyor. Yani kullanıcıların koşu ve yoga gibi spor aktiviteleri yaparak çeşitli sensörler ve uygulamalar aracılığıyla ilgili aktivitelerin takip edilmesi hedefleniyor. Ardından da kullanıcıların, aktivitelerine bağlı olarak kripto para kazanmaları sağlanıyor.

Her ne kadar sistem teorik olarak bilim kurgu filmlerini aratmayacak nitelikte olsa da aslında şu anki teknolojiye pek de uzak değil. Zira günümüzde akıllı saatler ve telefonlar gün içerisinde kişinin hareketlerinin takibini yapabiliyor, diğer uygulamalarla bilgi paylaşıyor ve bu bilgileri kullanmayı sağlıyor. Söz gelimi, spor yaparken hızlanan yüksek nabız, daha hızlı soru çözülmesine imkan sağlıyor. Yeni patent hakkında açıklama yapan Microsoft yetkilileri sistemi “Kripto para sistemlerinde devasa bilgisayar ağları kullanılıyor. Bizim öngördüğümüz sistemde ise bedensel aktivitelerden gelen veriler, çalışma kanıtı olabiliyor. Böylelikle bir kullanıcı fakında bile olmaksızın çözülmesi zor bir soruyu dahi hesaplayabiliyor” diyerek tanıtıyor.

 

Kaynak: https://www.onmsft.com/news/microsoft-files-patent-for-human-powered-crypto-mining-system

Kuantum Bilgisayarların En Güçlüsü Geliyor

ABD merkezli Honeywell şirketi, önümüzdeki birkaç ay içinde şimdiye kadarki en güçlü kuantum bilgisayarı piyasaya süreceğini açıkladı. En az 64 kuantum hacmine ulaşmayı başardığı iddia edilen bilgisayarda aynı zamanda iyon tuzakları denilen bir teknoloji de kullanılıyor.

Önümüzdeki üç ay içerisinde şimdiye kadarki en güçlü kuantum bilgisayarı piyasaya sürülecek. Bu iddianın sahibi uzay-havacılık, kimya ve perakende gibi pek çok sektörde faaliyet gösteren ABD merkezli Honeywell şirketi… Kuantum bilgisayar dendiği zaman akla ilk olarak Google, IBM ve Microsoft gibi küresel teknoloji şirketleri gelse de Honeywell, sürpriz bir atılım yaparak listenin en güçlü adayları arasında yer almaya hazırlanıyor. Kuantum bilgi işlem hizmetleri Microsoft Azure Quantum ile ortaklık kurduğunu açıklayan şirket, aynı zamanda kuantum yazılım ve algoritma girişimleri Cambridge Quantum Computing (CQC) ve Zapata Computing’e de stratejik yatırımlar yapıyor.

Mevcudun iki katına ulaşıldı

Honeywell’in iddiasına göre söz konusu bilgisayar en az 64 kuantum hacmine ulaşmayı başarıyor. IBM’in geliştirdiği kuantum bilgisayarlarda sadece 32 kuantum hacminin görüldüğü düşünülürse iddia edilen hacim, oldukça büyük bir anlam kazanıyor. Honeywell’in kuantum bilgisayarı aynı zamanda ‘iyon tuzakları’ denilen bir teknoloji de kullanıyor. Bu teknoloji sayesinde yüklü atomları üst üste binmiş halde tutan şirkete göre, kuantum hesaplama duraklatabilecek ve sonuçlara bağlı olarak farklı bir şekilde yeniden başlatılabilecek. Honeywell’in yeni kuantum bilgisayarının sektördeki gelişmeleri ve rekabeti nasıl etkileyeceği ise şimdiden merak ediliyor.

 

Kaynak: https://fossbytes.com/worlds-most-powerful-quantum-computer-honeywell/

İlham Veren Türk Kadınları

Onlar kariyerlerinde pek çok ilke imza attılar. Sadece kendi başarıyla yetinmediler aynı zamanda tüm kadınların da ilham kaynağı oldular. Yaşadıkları dönem itibariyle birçok zorlukla karşı kaşıya kalsalar da tutkularından vazgeçmediler ve bildikleri yoldan şaşmadılar. Onlar bir taraftan isimlerini kendi dönemlerine bir daha silinmemecesine yazdırırken; bir yandan da geleceği şekillendirdiler. Bizler de İTÜ ARI Teknokent olarak bilim, teknoloji ve girişimcilik yolunda ileriye gitmek isteyen tüm kadınlara destek olmak için elimizden geleni yapıyoruz. 8 Mart Dünya Kadınlar Günümüz kutlu olsun!

 

Yasakları tiyatro aşkıyla delen kadın: Afife Jale

Türk tiyatrosunda sahne alan ilk Türk kadın oyuncu Afife Jale, 1902 yılında İstanbul’un Kadıköy semtinde dünyaya geldi. 1918’te Darülbedayi’ye talebe olarak kabul olunan Beyza, Refika, Behire ve Memduha adlı beş kızdan biriydi. Kendisi ve Refika hariç diğer kızlar ‘nasılsa sahneye çıkamayacakları’ gerekçesiyle tiyatroyu bırakmışlardı. Afife ile Refika ise yollarına devam etti. Aynı yıl Refika tiyatronun suflör, Afife de stajyer oyuncu kadrolarına alındı. Afife bir yıl süreyle bütün provalara devam etmesine rağmen bir türlü sahneye çıkamamıştı. 1920’nin 13 Nisan gecesi prömiyeri yapılacak olan, Hüseyin Suat’ın ‘Yamalar’ adlı oyununda, Emel rolü, Eliza Binemeciyan’ın tiyatrodan ayrılması sebebiyle ortada kaldı. Darülbedayi yöneticileri rolü Afife’ye oynatma kararı verdiler. Böylelikle Afife, 22 Nisan gecesi, Kadıköy’deki Apollon Sineması’nda Emel rolünü oynayarak sahneye çıkan ilk Türk kadını oldu. ‘Beni acıyarak değil, düşünerek severek, kucaklayarak hatırlayın. Tiyatro varsa ben varım!’ diyen Afife tiyatroya olan tutkusu nedeniyle, Müslüman kadınlara sahneye çıkma yasağını tanımayarak ağır bedeller ödese de bu sevdasından vazgeçmedi. Afife, 1923’de Atatürk’ün Müslüman kadınlara sahne yasağını kaldırması üzerine, tekrar oyunculuğa başladı ve turnelere çıktı. Zorlu sınavlardan geçen ve tiyatroya olan sevgisi için mücadele eden Afife, tutku ile bağlı olduğu sahnede birçok role hayat verdi.

 

Gökyüzüne sevdalı bir yürek: Bedriye Tahir Gökmen

Uçsuz bucaksız, mavi gökyüzünde süzülen bir uçak ve onu kullanan ilk kadın Türk pilotu Bedriye Tahir Gökmen… Uçmaya ve gökyüzüne olan sevdasını şöyle anlatmıştı o zamanlar: “Çocukluğumdan beri kuşların uçuşlarını, kanat çırpıntılarını, dönüşlerini büyük bir dikkatle seyreder ve bundan zevk alırdım. Tayyarecileri seyrederken tatlı bir heyecan duyar ve bu insanlar ne mesut, ben de böyle uçsam diye düşünürdüm.  Benim nazarımda tayyareciler insanlığın fevkinde büyük bir kudret sahibi kimselerdi, onlara karşı kalbimde büyük bir hayranlık ve hürmet hisleri dolu idi, benim içim onlar bambaşka birer varlıktı.” 1932’de Vecihi Uçuş Okulu’nda havacılık eğitimine başlayan ve bir yandan memurluk yaparken bir yandan uçuş eğitimlerini sürdüren Gökmen, 1933’te bröve aldı. Brövelerin onaylanması için gerekli olan sınavın teknik nedenlerle yapılamamasından dolayı ise pilotluğu onaylanamadı. Havacılık uğraşısı yüzünden çok tepki alan ve engellemelerle karşılaşan Gökmen’in bu sebeplerle aylığından ceza kesildi, sonunda ise işinden kovuldu. O ise tüm yaşadıklarına rağmen kalbinden bu tutkuyu hiçbir zaman atamadı.

 

Kadınların edebiyattaki ilk kalemi: Fatma Aliye

Türk edebiyatının ilk kadın roman yazarı olan Fatma Aliye, inandığı değerler uğruna ömrünü harcayan bir kadın aynı zamanda… Kendini geliştiren ve Fransızca’yı iyi bir şekilde öğrenen Aliye, evlenip dört çocuk sahibi olduktan sonra bile okumaya olan tutkusunu yitirmedi ve çeviriler yaparak edebiyat dünyasına adım attı. Başarılı çevirilerinin ardından roman yazmaya başlayan Aliye, 1892’de ‘Muhadarat’ adlı ilk romanını kendi adıyla yayımladı. Romanları edebiyat çevrelerinde o denli başarılı bulundu ki ‘Nisvan-ı İslâm’ ve ‘Udi’ adlı eserleri Fransızca’ya çevrildi. Romanlarında bireyleşmeye çabalayan, para kazanan, erkeğe ihtiyaç duymayan kadın kahramanları ele aldı. Kariyeri boyunca kadın sorunlarına ilişkin makaleler kaleme alan ve bu yazılarda kadın haklarını savunan Aliye, aynı zamanda ülkedeki ilk resmi kadın derneklerinden biri olan Nisvan-ı Osmaniye İmdat Cemiyeti’nin kurucusu oldu.

 

Yeşil sahalarda var olan ilk kadın: Lale Orta

Başarısıyla kendini kanıtlayan bir isim Lale Orta… Sahip olduğu kariyerde pek çok ilki başardı. ‘Dünyada ve Türkiye’de futbol organizasyonları üzerine analitik bir yaklaşım’ teziyle ilk kadın futbol doktoru olan Orta, Türkiye’nin ilk kadın futbol takımı olan Dostlukspor’da kaleci ve kaptan olarak futbol oynadı. Tüm bunların yanında Türkiye’nin profesyonel futbol liglerinde antrenörlük ve teknik direktörlük yapabilecek diplomayı alarak ilk kadın futbol antrenörü olarak görev yaptı. 1986-2005 arasında futbol hakemi olarak profesyonel ve amatör toplamda bin 500’ün üzerindeki maçta görev alan Orta, Türkiye Profesyonel Birinci, İkinci ve Üçüncü Ligi’nde maç yöneten ilk kadın hakem oldu. Orta, Profesyonel Birinci Lig seviyesinde Avrupa’da hakem olarak görev yapan ilk kadın olmayı da başardı. Orta’nın başarıları sadece ulusal alanda kalmadı ve 1995’de FIFA tarafından seçilen 27 ülkeden 54 kadın hakem arasına girerek ‘Dünyanın ilk FIFA kokartlı hakemleri’ arasında yer aldı. Türkiye’nin ilk FIFA kokartlı kadın hakemi olarak 11 yıl uluslararası hakemlik yaptı ve 150 uluslararası maç yönetti. 2003‘de ise UEFA tarafından Avrupa Kıtası’nın 17 en iyi hakemi arasına seçilerek ‘First Class’ listesine alındı.

 

Kız çocukların eğitimi için harcanan bir ömür: Refet Angın

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk kadın öğretmeni olan Refet Angın, henüz küçük bir çocukken öğretmen olmaya karar verdi. Okuma yazmayı annesinden öğrenen Angın’ın Mustafa Kemal Atatürk ile yolları birçok kez kesişti. Bu karşılaşmaların hikayesi ise şöyleydi: “Refet Angın, birinci karşılaşması olan ilkokul yıllarında Atatürk’ün ‘Büyüyünce ne olacaksın çocuk?’ sözüne, ‘Öğretmen’ diye cevap verir. İkinci karşılaşmalarında ise Öğretmen Okulu öğrencisidir ve Atatürk’e ‘Bakın sözümü tuttum Paşam. Öğretmen olacağım işte’ dediğinde, Atatürk onun Gelibolu’daki küçük kız olduğunu derhal hatırlar ve bunu belirterek, ne öğretmeni olmak istediğini sorar. ‘Matematik’ cevabını alınca ‘Hayır tarih öğretmeni olacaksın. Çünkü nesillere tarihlerini öğretmek en önemli vazifedir’ sözü üzerine Angın, tarih öğretmeni olmaya karar verir.” Özellikle kız okullarında eğitim veren, köy enstitülerinde görev yapan ve binlerce öğrencinin hayatına dokunan Refet Angın, öğretmek için yaşadı. Aynı zamanda kız meslek liselerinin kuruluşunda görev alarak yaşamı boyunca genç kızların hayata karışması ve eğitim alması için çabaladı.

 

İstikbalin göklerde olduğuna inanan bir kuşağın ilk temsilcisi: Sabiha Gökçen

Dünyanın ilk kadın savaş pilotu unvanına sahip Sabiha Gökçen aynı zamanda toplumun dayattığı kuralların dışında bir rota çizebilen sıra dışı bir isim….  1913’te Mustafa İzzet Bey ile Hayriye Hanım’ın altıncı çocuğu olarak Bursa’da dünyaya gelen ve anne babasının ölümünün ardından abisinin yanında kalan Gökçen’in yaşamı 1925’te tamamen değişti. O yıllarda Bursa’da olan Atatürk’e ulaşan ve okumak istediğini söyleyen Gökçen, Atatürk tarafından alınarak evlat edinildi. Gökçen’in başarılı geçen bir eğitim hayatının ve kısa süreli sağlık sorunlarının ardından yaşamı 1935’te ikinci kez yeniden değişti. O yıl Türkkuşu’nun açılış töreninde planör gösterilerini izlerken havacılığa sevdalandı ve Atatürk’ün de desteğiyle Türk Hava Kurumu’nun Türkkuşu Sivil Havacılık Okulu’na kaydoldu. Ankara’da yüksek planörcülük brövelerini alan, sonrasında Rusya’ya gönderilerek yüksek planörcülük eğitimini tamamladı. 1936’da Eskişehir Askeri Hava Okulu’na girdi. Buradaki görevlerini başarıyla yerine getirerek dünyanın ilk ‘Kadın Savaş Pilotu’ unvanını kazandı. 1937’de Türk Hava Kurumu’nun yetiştirdiği ilk kadın pilot olması nedeniyle kurumun ‘9 numaralı Murassa (iftihar) Madalyası’ ile ödüllendirildi. 1955’e kadar Türk Hava Kurumu Türkkuşu’na başöğretmen tayin edildi. 1991’de Uluslararası Havacılık Federasyonu Altın Madalyası’nı alan Gökçen, 1996’da ise Amerika’da düzenlenen Kartallar Toplantısı’nda dünya havacılık tarihine adını yazdıran 20 havacıdan biri seçilerek bu ödüle layık görülen ilk kadın havacı oldu.

 

Kaynakça:

https://www.afife.org

http://www.tayyareci.com

https://islamansiklopedisi.org.tr

http://www.futbolekonomi.com

https://tr.wikipedia.org

https://www.sgairport.com

https://tr.wikipedia.org/wiki/Afife_Jale

https://www.turktoyu.com/ilk-kadin-pilotumuz-bedriye-tahir-gokmen

https://islamansiklopedisi.org.tr/fatma-aliye-hanim

Derin Uzay Artık Daha Yakın: Arrokoth’un Sırrı Çözülüyor

Kırmızı, soğuk, 4 milyar yaşında üstelik patates şeklinde… Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi, (NASA) Güneş Sistemi’nin dışında insanlık tarafından keşfedilen en uzak gök cismi olan Arrokoth’a dair detaylar paylaştı.

Güneş Sistemi’nin en uç gezegeni Pülton’dan 1,6 milyar kilometre uzaklıkta yer alan Arrokoth’dan ilk görüntü yıldız gözlemcileri tarafından yayınlandı. Amerikan yerlilerinden Powhatan halkının diline göre “gökyüzü” anlamına gelen Arrokoth; binlerce cüce gezegene ev sahipliği yapan geniş bir halka şeklindeki  bölge olan Kuiper kuşağında yer alıyor. Plüton’un ötesindeki evrenin sırlarını açığa çıkarmayı hedefleyen New Horizons’un Arrokoth ile ilgili dünyaya gönderdiği bilgiler 6 milyar kilometre uzaktan geliyor ve bu da iletişim sürecini “sancılı” hale getiriyor.

Sadece bir uzay patatesi değil

St Louis’deki Washington Üniversitesi’nden Profesör Bill McKinnon Arrokoth’dan şimdiye dek gök cismi hakkında öğrenilenlerin oldukça şaşırtıcı olduğunu söyleyerek “Bize güneş sistemimiz hakkında bazı derin gerçekleri anlatıyor. Bu sadece bir uzay patatesi değil. Bize olağanüstü bir hikaye anlatan olağanüstü bir dünya” diyor. New Horizons’un baş araştırmacısı Dr. Alan Stern ise buranın güneşten çok uzakta olduğunu hatta sıcaklığın tamamen sıfır olduğunu belirterek “Nesneleri bir çeşit durağanlık ya da zaman kapsülü içinde koruyor” diyor.

Teorileri tersine mi çevirdi?

Arrokoth’dan gelen verileri yorumlayan bilim insanları, gök cisminde çok az kratere rastlandığını, yüzeyinin de nispeten pürüzsüz olduğunu bildirirken; bir ucundan diğer ucuna 36 kilometre uzunluğunda olduğu öngörülen yüzeyinde suya rastlanmadığını söylüyor. Güneş Sistemi’nin 4,6 milyar yıl önce oluştuğu dönemden kalan ve gezegen oluşumu sürecini tamamlamamış olan birbirine yapışık iki yumru şeklinde olan bu gök cisminin nasıl oluştuğuna dair fikirler de oluşmaya başladı. Dr. Stern ve ekibine göre şiddetli çarpışmaya dair herhangi bir bulguya rastlamazken; iki yumrunun birleştiği kısımda çarpışma sonucu bir düzleşme veya çatlaklar olmaması, parçaların yavaşça birbirine tutunmuş olduğunu gösteriyor ki bu da gök cisminin parçacıkların yavaş bir şekilde bir araya gelmeleri sonucunu güçlendiriyor. Arrokoth’dan gelen bu bilgiler gezegenlerin oluşumuna ilişkin uzaydaki cisimlerin hızla birbirine çarparak daha büyük parçaları oluşturduğu ve sonrasında da gezegen halini aldığı yönünde olan yerleşik görüşü de çürütecek nitelikte…

https://www.theguardian.com/science/2020/feb/13/not-just-a-space-potato-nasa-unveils-astonishing-details-of-most-distant-object-ever-visited-arrokoth

https://listelist.com/arrokoth-gok-cismi/